Başlıklar
Yükleniyor...

30 Nisan 2021 Cuma

Şehirlerdeki Ağaç Katili Park ve Bahçeler Yetkilieri

 

Fotoğraftaki ağacın hikayesi internette çok dolanır malum, kıyılıp kesilmez ve bina ona göre inşaa edilir. Ama gelin görün ki, aynı zamanlarda İstanbul'un veya başka şehirlerin insan mezarlıkları olduğu gibi birde ağaç mezarlıkları vardır; bu mezarlar yolların kenarı kaldırımlar, apartman kenarları ve bahçeleri ve parklardır ve buralarda dalları nerdeyse köklerine kadar kesilmiş dev veya küçük ağaç mezarlıkları vardır.

Bu ağaçları katletmeye ise genelde ağaç düşmanı bir apartman yöneticisi/sakini veya park ve bahçeler yetilisi karar verir ve uygulayıcıları bazen apartmanlarda direkt katil apartman sakinidir/yöneticidir veya kapıcıdır veya park ve bahçelerde çalışan işçidir.

    Beşiktaş'ta kesilen çınar ağaçları

Sonuç aynıdır; o ağaçlar kesilir katledilir ve özenle büyük büyük veya küçük dalları toplanır ve geriye bir daha dallarına kuş konamayacak dev veya küçük kütükvari 2-3-5 metrelik gövdeler kalır. 

Bu ağaç katillerindne bazıları o kadar iyi insanlardır ki, iyilik olarak ağacı köküne kadar kesmezler ama bir daha dal vermeyecek şekilde adeta "ağaca bunu yapan ben insanlara neler yaparım" mesajı verir gibi ibret olsun diye öylece bırakırlar.

Bu iş o kadar profesyonelce ve örtbas edici şekilde yapılır ki, buna bazı belediyeler "derin budama" veya "tehlike arzediyordu" derler sorduğunuzda ya da polen yüzünden keserler.  Bu aşağıdaki resimde gördüğünüz ağaç Küçükçekmece Belediyesi tarafından bu kış vinçle çıkılıp bu kışın kar yağarken bir anda kesilmiştir yanındaki diğer ağaçlarla beraber sebepsizce yok edilmiştir canları ve güzellikleri.


Sonuç olarak, bir daha asla bahardaki güzelliğine kavuşamayacak şekilde tahta ve kütük ağaç cesetleri kalır. Ve bir soru gelir akla; madem kesilecektirler ve insan sağlığına zararlıdırlar o zaman bu ağaçlar neden dikilir? çünkü çoğusu 2000'lerde dikilmiştir.

Ve asıl şu soru akla gelir ve bu ağaç katilleri şunu düşündürtür insana; "ağaca bunu durduk yerde yapanlar insana neler yapmazlar?"



25 Nisan 2021 Pazar

Erkekler İlişkilerde İnce Düşünemez Önermesi Doğru mu?

Evet baylar ve bayanlar. Bu yanlis bir önerme bence... Erkekler de ince düşünür; tek farkı bunu söylemezler. Çünkü söylediklerinde başlarına fazladan iş alacaklarını bilirler.

Modern kadınlar doğası gereği, kendini ilişkide daha esas unsur saydığı için ve bu yüzden sürekli kapris yapma kendini erkeğe göre daha fazla nimetten sayma halleri ile yaşar ilişkiyi ve sürekli ince düşünülüp kendilerine hizmet edilmesini beklerler... Ama şuna inanın, eğer erkekte eğer ince düşündüğünü gösterirse, o zaman inanın iliski olmazdı. Çünkü hiçbir erkek tek taraflı bu kadar yüzük altına girmez eğer kadın Adriana Lima değilse.

Bu anlamda erkek her zaman kendine yeni ve sonsuz fatura çıkmasından kaçınmak için, ince düşünmekten kaçar ve bu bazı erkeklerde odunlaşmaya yani kütükleşmeye kadar gider bu. Bu elbette tehlikelidir ve romantizmi dolayısıyla ilişkinin ruhunu özünü kaybetmeye yol açar. Bu noktadan sonra zaten ilişkide olmaz, bir tür "trade" yani "takas" olur ilişkide yapılan her şey.

Sonuç olarak, burda temel nokta kadının ne kadar hem kadın hemde erkek ruhu taşıdığı ile ilgilidir. Belki görmüşsünüzdür, anadoludan yaşlı teyze ve amcalar çıkar ve gerçek aşk yaşıyorlardır ve konuştuklarında hangisinin erkek hangisinin kadın olduğu belli olmaz üslüp olarak; çünkü ilişkideki romantizm ortak olarak paylaşılmıştır. Kadın kapris yapan ve kendini olmazsa olmaz saymamıştır.

Örnek olarak bunu bu videodan görebilirsiniz.


 



22 Nisan 2021 Perşembe

 Futbolu Kurtarma Çabasıydı Olmadı!


Malum Avrupa'nın önde gelen klüpleri, tıpkı basketbolda Eurleague'de olduğu gibi, aralarında anlaşıp
Avupa Süper Ligi diye yeni bir üst lig kurdular  ama, gelen tepkiler sonucu klüplerin çoğusu geri adım attı ve proje başlamadan bitti.

Avrupa Süper Ligi projesinin sözcüsü Real Madrid Başkanı Perez yaptığı son açıklamada "Şampiyonlar Ligi eski, sadece çeyrek finalden itibaren cazibesi var. Geçen sezon 650 milyon euro kaybedildi, bu format işlemiyor. Sezon başında itibaren Avrupa'nın en önemli takımlarının oynayabileceği bir format bulduk. Başka kulüplerle dayanışma içinde olarak, büyüklerin kaybetmediği yerlerde daha fazla para kazanabilirsiniz" görüşünü savundu ve Avrupa Süper Ligi projesinin hala bitmediğini ifade etti. Bakınız.

Perez son derece haklı, zaten ilk olarak şampiyon olmayan klüplerinde katılması kararıyla Şampiyonlar Ligi'nin suyu çıkmış ve geçen 10 yılda özellikle iyice cılkı çıkmıştı. 

Avrupa kafasının spor yönetimi konusunda sicili giderek bozuluyor Fifa başkan Platini'nin yolsuzluk skandalarını da düşününce özellikle.

Sonuç olarak, dünyadaki en kaliteli ve tatmin edici spor organizasyonu NBA'a artan ilgiyle, dünya çapında basketbolun git gide yükselişinin aksine, giderek ölen futbolu son kurtarma çabası olarak tarihe geçecek bir girişimdi. Bundan 20-30 yıl sonra futbol ve basketbol eşitlediğinde bunu futbolsever herkes ifade edecek.

Üzüldük mü çok bu girişimin başarısız olmasına, hayır çünkü zaten futbol ofsayt gibi gereksiz ve aşırı sertliğe müsamaha vs ile 2000 lerin başındna itibare zaten avrupa kafası UEFA tarafından öldürülmüştü. 90 dakika 50000 kişiyi bir stadyuma toplayıp 0-0 veya 1-0 gibi spor oyunun skor yönüne ve dolayısıyla zevkine ihanet edilmesi ile zaten futbol futbol olmaktan çıkıp bir şiddet sporuna dönüşmüştü.

Bundan sonraki süreçte, bu girişim ile UEFA ve FİFA kendine çeki düzen verip futbolu 90 lardaki gibi tatmin edici bir spora dönütürebilir mi? Pek mümkün görünmüyor özellikle pandemi süreci ile giderek sıkıntı hal alan spor sektöründe her ne kadar beraber zorunlu bir futbol devrimi gerekse de, mevcut avrupa kafasının futboldaki egemenliği ve avrupa devletlerinin ve siyasetinin futbolla içiçe olması bir futbol reformunu zora sokuyor.

Bu sebeplerle futbol severlere geçmiş olsun diyoruz ve Messi ve Ronaldo nun en a 45 yaşına kadar oynamaları için dua etmelerini öneriyoruz. Çünkü Messi ve Ronaldo sayesinde hala futbol ilgi çekiyor onlarda bıraktıklarında zaten futbol ölecek

 

20 Nisan 2021 Salı

Sallama Çayın Karşıtı Demleme Değildir

 

Sallama kelimesi malum bilmeden atmak anlamında kullanılır ama birde bunun yanında  gündelik hayatta kendimizin ürettiği anlamlaları var. Bunlardan biri de poşet çay için kullandığımız "salllama çay" . Peki o zaman demlik poşet çaya neden bir isim üretmemişiz diye düşündük. Tabii farkları var birinde ip var ve böylece sallandırabiliyoruz suyun içinde. 

Demlik poşet çayda bu yok çünkü demliğe atıp bekliyoruz. Burda argo olarak bir tabir üretememişzi bu yüzden demlik poşet çaya bir isim verilmesi gerekir argo da. Bu isimde olsa olsa "dallama çay"
olurdu. Çünkü demlik poşet çay ipsiz olduğu için suya dalar. Bu yüzden eğer kullanılacaksa argo ve gündelik dilde demlik çaya dallama çay denilebilir. Tabii bunu mutfakta yerli yersiz birine çay isterken söylememekte fayda var cinayet çıkabilir olası yanlış bir kullanımda.



7 Nisan 2021 Çarşamba

Letgo Uyanıkları; Ölücüler!


Malum pandemi ile beraber 1 yıldır hepimiz zor günler geçiriyoruz ve bu süreçte en çok maddi sıkıntılarla boğuşuyoruz.


Bazılarımızda bu süreçte hayatta kalmak için internet üzerinden satışa yöneldik ve elimizdeki fazlalık ürünleri Letgo gibi pazaryerlerinde satıyoruz. İlan vermek kolay olsa da satmak gerçekten zor. Mevzu ürün almak ve satmak olunca insanımızın insanlıktan çıkma ve nezaket ve saygı kuralları ile davranmama konusunda özel bir çabası var. Buna birde ürünleri değerinin çok altında almaya çalışan ölücü çomarları da katarsak gerçekten durum vahim bir hal alıyor.

Genel olarak insanlıktan ve nezaketten nasibini almayan bu çomar türü.. Selam vermekten bile kaçarlar.. Onlar için tek bir güdü vardır. O da ürünü değerinin çok çok altında ucuza almak. Bunu başarmak için ise insan gibi görünmek istemez ve daha çok robot gibi davranır.

Bazı letgo ölücüsü çomarlar direkt bir ürüne örneğin değerinde yazılan 100 tl yazılan bir ürüne "20" yazabilir ve sizden cevap bekleyebilir. Bu çomarları direkt engellemeniz size iyi gelirken, bu hareketiniz letgo ölücüsü bu çomarı kudurtacaktır.

Elbette sınırsız sayıda letgo ölücüsü ahlaksız var. Bunları saymakla bitiremeyiz. Ama bazılarını saymakta fayda var. Bir diğer ölücü çomarda gene değerinde yazılan bir ürüne yarı fiyatı teklif edip size ketenpereye getirip karlı çıkmak için 100 tl lik ürüne "40-50 tl yazıp hemen gelip alayım" diyen aceleci letgo ölücüsüdür.

Bunun dışında birde en çok karşılaşılan sessiz ölücüdür. .Size otomatik mesaj olarak "hala satılık mı?" diye otomatik mesaj gönderip sonrasında "evet satılık" mesajı alınca sessizliğe gömülip asla cevap yazmayan "yaşam formu" türüdür.

Bu çomarları takip eden diğer bir letgo çomar türü daha vardık ki o da epey anlaşılmazdır. Bu çomar konuşup koınuşup sonrasında pazarlığı bir yere vardırmamaya çalışan ve tamamen muhabbet ediyormuş gibi davranan çomarlardır. Bunları da engellemeniz size iyi gelirken çomarı kudurtacaktır.

Covid-19 da Yaşam Nasıl Olmalı?


Şunu baştan kabul edelim; el hijyeni ve sosyal mesafe kuralı zaten olması gereken ve çok gecikmiş birşeydi. Bunu insanlığın yeniden ve belkide ilk defa keşfetmesi tuhaf. Bu noktaya gelmemizde aslında bizim tıkanmış ve çıkmaza giren modern insan yaşamımızla ilgili bir durum.


Bu iki temel şeyle bile yeniden başka bir şekilde dönüştürmeye başlayacak modern hayat bizi. Çünkü sadece ellerimiz kirli yaşamıyorduk, ruhumuzda kirlenmişti tamamen. Hijyene önem vermeyerek ve sosyal mesafe kuralı olmadan aslında birbirimizi zehirliyor hatta taciz ediyorduk sürekli.

Daha açıklamak gerekirse, evet maalesef modern yaşam bizi birbirimizin dibine sokarak, burun buruna getirerek yaşatıyordu. Özellikle son 100 yıldır şehir hayatı denen her kesin bir yere toplandığı ve dikey yapılarda apartmanlarda gödelenlerlde, dar alanlarda 500-1000 metre karelik yer kaplayan bahçesi bile olmayan binalarda 100 lerce ve hatta 1000 lerce kişi üst ütste yaşıyor veya çalışıyoruz. Geldimiz sonuç bu işte, en çok burun buruna yaşayan en kalabalık millet(Çin) bir salgın hastalığa sebep oldu. Öyleki bu millet yaşadığı bu kaotik yaşam içinde neyin yenmesi ve yenmemesi gerektiği konusunda şurunu kaybetmişti, ne bulursa yiyip doğayı katlediyordu ve tüm dünya şuan bu millet yüzünden görünmeyen, tam canlı olmayan, bakteri gibi kendi başına yaşayamayan ancak birisine yapışarak orda canlanan sebep olduğpu vahşi yaşama ait bir virüsten kaçıyoruz. Ve işin tuhafı, yıllardır zaten bir kafes hayatı içind yaşadığımız halde, 2 ay dışarı çıkmadan yaşayabileceğimiz bir devlet ve kamu düzenimizde yokmuş ve sabrımızda. Ama öğreniyoruz işte. Bir şekilde bunu da başaracağız.

Öğrenmemiz gereken o kadar çok şey varmış ki, birincisi, eğer bugünden itibaren çevre ve hayvanlar için birşey yapmıyorsan gelecekte kendin için bir şeyler yapacak fırsatın olmayacakmış.

Evet sadece kendimize ve çevremize karşı hijyen ve sosyal mesafe saygı ise bu sosyal mesafe ve saygı sadece insanlara değil doğa ve hayvanlara karşıda olmalı.. İnsanlarla, doğayla ve hayvanlarla arasına saygı esaslı bri sosyal mesafe koymayan bir modern yaşam, yani az tüketmeyi ve geri dönüştürmeyi başarmayan ve hayvanları köleleştiren bir anlayış sonuç olarak çıkmaza girecektir ve girdide.

Peki burdan nasıl çıkacağız?


Öncelike bir kaç evrensel kuralı olmalı bunun :

1. Minimalist Yaşam (Az Tüketim)
En az tüketen ve en sade yaşam şekline geçmek zorundayız. Plastikler, abur cuburlar, büyük porsiyonlar, gereksiz giysiler, eşyalar, hayvan beslenme, fosil yakıtlar ve daha bir çok şeyi hayatımızdan çıkarmak ya da en az hale getirmek zorundayız. Çevreyi ve cebizimi düşünmek zorundayız.

2. Steril Yaşam,
Maksimum temizlikle yaşamalıyız, bu temizlik takıntısı değil sadece olması gerektiği kadar hijyene önem vermeliyiz. Şimdiye kadar kirli ve pis yaşıyorduk. Ellerimizi 10 saniyede yıkıyor bulunduğumuz yerleri temizlemiyorduk yeterince. Şimdi ise olması gerektiği kadar dikkatliyiz ve temiziz.


3.İzole Hayat,
Çok sosyal ve bağımlı kişilik bozukluğu olanlarımız için çok zor olacak ama bunu başarmak zorundayız. Kendi içimize kapanmak sayılsa bile sosyal çevremizden bir süre uzaklaşacağız ve kendimize ve herşeye yeniden bakacağız.


4. Maksimum Geri Dönüşüm,
Tükettiğimiz çoğu şey aslında dönüştürülebilirdir. Geri dönüşüm yoksa çevre yok demektir çevre yok olursa o zaman insan yokolur. Bu yüzden tüketirken üretiğimiz atıklar başta olmak üzere eski ve kullanmadığımız herşeyi dönüştürmeliyiz.


5. Vegan Hayat ve Hayvanlara Haklarını Geri Vermek! Başımıza gelen bu sıkıntı hayvanlara karşı olan caniliğimizin bir sonucu, bu yüzden hayvanlardan özür dilemek ve onlara özgürlüklerini geri vermek zorundayız. Hayvanlara ait olan onlara geri veremeyceğimiz hiç bir hak yok. Onlar olmadan da beslenebilir ve yaşayabiliriz. Eğer ölmek üzereysek öleceğiz ama deneylerde hayvanların kullanılmasınada karşı çıkacak ve onları bizim günlük işlerimize köle etmeyeceğiz. Eşit haklara sahip olacağız.

Kadın Cinayetleri Nasıl Önlenir


Malum hain terör gibi bir toplumsal soruna dönüşen bir konu daha var ülkemizde. Kadın cinayetleri... Evet terör gibi diyoruz çünkü; bu gerçekten toplumsal etkisi çok fazla olan ve insanımızın canına kast eden bir suç.


Son 10 yılda toplumu rahatsız ve tehdit eder seviyeye kadar ulaşan bir katliamlar bütününden bahsediyoruz. Günde 1-2 kadının öldürülmesi artık kanıksanmış hale geldi. Bakanlarımız bunun yurtdışı ortalamalarının altında olduğunu söylese de, ortada siyaset makamı tarafından da anlaşaşılamayan ve üzerinde uzlaşılamayan derin sosyolojik bir konu bu.

Bu yüzden artık bizim kendi kendimize bakmamızda ve bu olguyu toplum-birey-cinsiyet bakış açıları ile görüp mevzuya sivil olarak bakmamızı gerekiyor. Kadın cinayetlerinin analizi olduğu gibi çözümü de yine devlet ve siyaset dışı olmalıdır. Çünkü devletimizin 40 milyon kadına koruma atayacağı bir durum yok ve devletten beklediğimiz makro ve mikro siyasi çözümlerin kısa vadede işe yaraması mümkün değil hergün kadınlar öldürülürken. Bu yüzden özeliklle yasaların daha katı hale getirilmesinin ve çok dikkatli uygulanmasınında engelleyemeyeceği kompleks bireysel bir suç alanı var. Tıpkı siyasi bir teröristin tek başına bir karar alıp yılbaşı gecesi gibi bir yeri silahla taraması gibi öngörülmesi ve önlenmesi çok mümkün olmayan bir durum bu.

Bu yüzden işin çözümü devlet eksenli politikalardan aramak artık pek mümkün değil. Ülkedeki tüm erkekleri toplayıp belediye ve kamu kurumlarının merkezlerinde toplu olarak zorunlu eğitimle eğitsek ve rehabilite etsek bile bu en az seviyeye inemeyecek kadar ilerlemiş derine inen sebebpleri olan toplumsal bir sorun bu.

Bu yüzden çözüm konusunda bireysel inisayatiflerin ve sivil toplum ve yerel örgütlenmelerle ve ek olarak yerel yönetimlerle yani belediyelerle işbirliği yaparak kısa vadede daha sonuç alınır şeyleri yapmak daha yararlı olacaktır.

Örneğin her mahalleden kadınların kendi aralarında facebook grubu bile olabilir bu örgütlenerek, kendilerini daha güçlü ve savunulabilir yapacak şekilde belediyeleri de harekete geçirerek veya kendi aralarında kuracakları bir platform veya derneklerle, ve platformlarda sadece kadına şiddet ve kadınların özel hayat ilişkilerini geliştirme amaçlı şeyler yapılabilir. Bu haliylede tamamen devlet ve siyasetten bağımsız ve bu platformlarda siyasetin ilke olarak konuşulmayacağı şekilde kadın dayanışması ile kadınların örgütlenmeye ve kendilerini şiddet eğilimli erkeklerden koruyabileceği platformlar kurulabilir.

Ayrıca erkek şiddetine karşı, kadınların kendini savunması amaçlı savunma sporları öğrenmeleri dahil ve erkeklerle kurulacak iletişimlerinde erkeklerin zararını minumuma indirecekleri ve ve ehr bir kadının çevresindeki şiddet eğilimli potansiyel erkeklerin belirlenmesi ve devlet kurumlarını iletilmesini ve şiddet uygulama eğilimli erkeklerle kadınlarının ilişkinin bitirildiği veya başlatılmadığı bir tür ücretsiz ilişki danışmanlığı gibi alanlarda uzmanların gönüllü olarak kadınlara yüzyüze veya online olarak destek olması sağlanabilir ve kadınlar bu tür platformlara yönlendirilerek bir anlamda şiddete karşı pasaif durumda çıkıp, aktive edilip kendi aralarında dayanışma yapmaları gösterebilirler.

Bu şekilde daha sağlıklı ilişkiler kurma anlamında hemde kadınların birbirine ekonomik dayanışma göstererk yardımcı olduğu bir sinerji oluşturulabilir.

Yurdışına Gidenleri Yurdışından Mutlu Pozları Kesmesi

2018 yılında sadece 500 bin civarında insan yurtdışına göçmüş... Bu sayı her yıl 100 bin civarında artıyor... Ülkemizdeki siyasi ve ekonomik kaos adı artık sebebbi neyse bazılarımızın burada yaşamakla ilgili umutlarını ve beklentilerini epey düşürmüş olabilir ve bu yüzden doğal olarak göçüyor olabilirler...

Kişisel bir tercih olarak buraya kadar herşey gayet normal... Bu onların hayatı ve onların tercihi elbette ama sorun şu ki, gidenlerden bazıları işi başka boyuta taşıyorlar ve kendi gidişlerini, kendi dramlarını veya içsel yolculuklarını içlerinde yaşamak yerine, tamamen hissetikleri bu zorlukları gittikleri yerden youtube kanalı kurararak bizim üzerimizden atlatmaya çalışıyorlar gibi bir durum var ortada. Güya bunu da oraya gidecek olanlara rehberlik adı altında yapmaya çalışıyorlar gibi gözükselerde, aslında bizi bir stres atma aracı olarak kullanıyorlar sanki...

Burada, aslında bu işin temelinde, gittiği ülkede pekte mutlu olamayan hallerini buradan takipçiler yaparak terapi etmeye çalışmak gibi bir durum var. Ülkelerinden kaçışlarını; internet üzerinden bir tür ünlü olma ve takipçi yaparak örtbas etme ve bundan gelir elde etme durumu da var...

Hal böyle olunca, yaşı henüz ergen olan çocukları ve gençleri özellikle onlar gibi ülkeyi terketmek şansı olmayanları engellenemez heveslere kaptırıyorlar: "bakın ben ülkeden kaçtım çok mutluyum sene yapabilirsin" mesajı vererek burda kalanların aklını çeliyorlar. Özellikle burdan gitme ihtimalleri çok düşük olanların burayla ilgili yaşam motivasyonlarını iyice düşürüyorlar. Çünkü onların aldığı riski alamayacak gençleri ve yetişkinleri 10-20 dakikalık mutlu rolü yaptıkları videolarla başka türlü hayallere kaptırıyorlar... Oysa hepimiz bimeliyiz ki, bu arkadaşlar kamerayı kapatınca, başka bir dünyada kendi hayatta kalma mücadeleleri ile başbaşa kalıyorlar.

Bu yüzden bu arkadaşlara, özellikle 3-4 kişi grup olup Amerika'dan Kanada'dan Avustralya'dan mutluluk ve özgürlük pozları kesen arkadaşlara bir uyarı yapmak lazım: yapmayın, yabancı bir ülkede büyük zorluklar yaşıyorsunuz, ailenizden sevdiklerinizden ayrısınız ama orada yaşadığınız bir iki tane konforu bize abartarak satarak biz takipçilerinizin ilgisi üzerinden oradaki esas durumunuzu örtbas ediyorsunuz..

Yani youtube kanalınız ve 3-5 bin takipçiniz olmasa orda olmakla ilgili günde 50 kat daha fazla dram yaşayacaksınız ama sürekli bize gülümsüyorsunuz ve bize yurtdışında her şey en kötü şartlarda bile sizi 24 saat gülümsetiyor gibi gerçekdışı bir hayale kaptırıyorsunuz.. Hele videolarınınz havalı olsun diye saatlerce uğraşıp televizyon kanalı gibi prodüksiyon yapıp, video editlemeler ve efektler ve introlar yapıyorsunuz Ama bu işin amelelik kısmınında haftada 10 saatinizi aldığından pek haber etmiyorsunuz.. Ve aslında tüm derdinizi abone sayısı yapıp,beğeni alıp yorum yaptırıp videolara sponsor ve reklam alıp da 50-100 dolar kazanarak oradaki dramınızı hafifletmek istiyorsunuz...

Lütfen bırakınız bu gereksiz iki yüzlü pozları da ailenizi ve burdaki şeyleri nasıl özlediğinizi anlatarak başlayın videolarınıza ve höykürerek ağladığınız hallerinizi de anlatın iyice ve bu seçimin çok zor oluğundan bahsedin. O zaman sizle eşit olalım ve sizinle gerçek bir empati kuralım.. Böyle çok ikiyüzlü ve gülünç oluyorsunuz..

Bu şekilde Bakın ben Kanada dayım, siz hala oradasınız" şeklindeki halleriniz Steve JOBS oldunuz da biz burda fakir kaldık gibi saçma bir algıya dönüşüyor. Elinizde kamera havalı havalı konuşsanızda en nihayetinde sizde para biriktirmek için malum Almanya ya giden gurbetçisiniz işte.. Bundan öte birşey değil haliniz.

Siz genç ve yetişkin arkadaşlarda, lütfen aklınızı başınıza toplayın ve burda ailenizle nasıl başarılı olursunuz ülkenzi tüm siyasi ve ekonomik kaoslara rağmen nasıl sonuna kadar yaşarsınız onu düşünün ve bu tür şeylere aldanıp zamanınızı başkalarının ikiyüzlü fenomen olma rollerine harcamayın...

Daha önce yayınladnığı site : niyeya.com

4 Nisan 2021 Pazar

Ekonomik Kriz Artarken Sükuneti Korumak ve Yeni İş Fırsatları Aramak


Ülkemizdeki ekonomik kriz ve işsizlik gerçekten belli bir toplum kesimi için güne başlamayı bile anlamsız kılıyor. Sabah uyanıp yeni bir güne umutla bakmak çok çok zorlaştı ve çoğusu ekonomik sebeplerle ortalama günde ülkemizde 10 kişi intihar ediyor. Bu gerçekten çok vahim bir durum ama krizleri kendi kişisel hayatımızda yönetmek zorundayız.

Yapmamız gereken şey, öncelikle mevcut ülkemizin ve global dünyanın durumunu kabul etmek ve biraz daha dayanma gücümüzü arttırmak. Böylece ülke ekonomisindenve dünyanın şartlarından bağımsız düşünmeyi öğrenerek, kısaca apolitikleşerek kendi hayatımıza odaklanmalıyız.

Örneğin, işsizsek iş aramaya devam etmeli veya serbest ticaret yapmaya çalışıyorsak bu konuda ciddi bri araştırma yapıp bu konuda ilerlemek, yapabiliyorsak yurtdışına verebileceğimiz bir hizmet varsa özellikle döviz kurunu fırsata çevirmek için yurtdışına hizmet veya ürün satmak konusunda girişimler yapmayı düşünmek. Çünkü 1 euroya satacağınız bir hizmet 10 tl ediyor. 

Özellikle internet hizmetleri konusunda yurtdışına yapacağımız hizmet ihracatı çok önemli, ayrıca fiziki ürün olarak yine yurtdışına yapabileceğiniz ürün iharacatları ve online satış sitelerinden satış konusunda bir çok fırsat var. Ödemeleri almak için ise, yurtdışında başka bir ülke üzerinde bir  Paypal hesabı açmanız gerekir. Bunun hakkında forumlarda bilgiler var. 

İnternete konusunda gene domain konusunda çalışmalar yapabilirisiniz. En son bimbim.com ismi 7700 dolara satıldı www.dan.com adlı domain satış platforumundan. Küçümsediğiniz YouTuberlık bile uzun vadede siz büyük bir iş kapısına dönüşebilir.

Kabul edelim ki, işsizlik kısa sürece çözülmeyecek ve fanatikçe muhalifleşerek politikleşmek veya "ah vah etmek" yerine, evden yapabileceğimiz her türlü üretim veya al sat işlerini araştırarak, yurt içi veya yurtdışına yapacağımız bir çok iş/ticaret fırsat var. 

Yeter ki, biraz motivasyonumuzu arttırıp ülke politkasından makro şeylerden uzaklaşıp, mikro yani kendi hayatımıza odaklanalım, etrafımıza bakalım ve bir fırsat bulmak için çabalayalım. Mücadele edersek bu internet çağında zamanla hiç ummadığımız bir noktaya geleceğizdir. Buna inanalım.

Dipnot: Sizde bu tür bir başarı veya çaba içindeyseniz kendinize nasıl yardım etttiğinizi burada blog açıp yazabilirsiniz

Dibe Vurduysanız Dibi Keşfetmeden Yukarı Çıkamazsınız


Bazılarımız zaman zaman bazılarımız ise çoğu zaman kişisel başarı olarak hep diplerde olduğumuzu düşünüyoruz. Hayatımızda yaşadığımız bazı şeylerdeki yanlış ısrarlarımız bizi en kötü halimize ulaştırıyor. Ve gittiğimiz o yeri "en dip" olarak adlandırıyoruz. "Dibe vurmak" deyimi bu anlamda kişisel dramlarımızı kısaca ifade etmek için sıkça kullanılır.

Ve bazılarımız bu kişisel dramlarımızı ısrarla inkar veya örtbas ederken, bazılarımız ise, açık açık bu deyimle daha etkili şekilde anlatıldığı gibi kendi acı gerçeğini kabullenir ve kendisini içine düşürdüğü durumu en ağır şekilde "dibe vurmak" denen bu deyimle tarif ederler.

Malum bu deyimin üzerinden motivasyon elde etmek için "dibe vurmak yukarı çıkmak için tek yoldur" şeklinde sözler de vardır

"Dibe vurmak" deyimi bazıları çok rahatsız edinci olabilir, ama ben bu yazıda bunu çekinmeden kullanmak istiyorum.

Öncelikle eğer dibe vurduğumuzu düşünüyorsak, dipteki bu yeni boyuta yani bu psikoloji ve yaşam şartlarına uyum göstermemiz ve bu yeni yaşam algımızı ve yaşam zeminini kabul edip, bir an önce  dipteki gerçekleri ve şartları keşfetmeye başlamalı ve bu zor şarlarda kısa veya uzun vadede yaşamaya hazır olamılıyız. 

Eğer hayatta kalmak ve başarılı olmak istiyorsak bu zor şartlarda yaşamaya kısa sürede alışmalı ve bu yaşam zeminindeki bilmediğimiz zihinsel veya reel araçları kullanarak dipten tekrar yukarı çıkacak şekilde kendimizi çalışmaya ve çabalamaya adamalıyız.

Aksi takdirde dipteyken içine düştüğümüz çukurun duvarlarına bakıp bakıp herşeye küfür ve isyan ederken bulabiliriz kendimizi

Çünkü hepimiz dibine düştüğümüz kuyunun dışında farklı yerlerde başka ve konforlu bir hayat olduğunu biliyoruz. O zaman düştüğümüz kuyudan çıkmanın yollarını kuyudayken aramaya çalışmalı ve çıkana kadar mevcut yeni şartlarla uyumlu yaşamalıyız. 

Kuyunun dibinde yaşamayı sakince öğrenmeden ve bu yeni zor şartlarda hakimiyet kurmadan yukarı çıkamayız.

Sonuç olarak, dibe vurarak kendimizi gurur yapamayacak hale soktuysak o zaman gurur da yapmamalıyız. En dipteyken gurur da yoktur ego da yoktur sadece başarı ve kendimiz olmakla ilgili kaygılarımız olmalıdır...

 

"Türkiye'de her 5 kişiden 1'i klinik düzeyde ruh sağlığı bozuk"tu 2011'de


2011 Eylül Sağlık Bakanlığı raporuna göre : "Türkiye'de her 5 kişiden 1'i klinik düzeyde ruh sağlığı bozuk" Görünen o ki, şu an oran muntemelen 5 kişiden 3 ününkü bozuk.  Çnkü 2011'den beri her gün artarak devam eden ekonomik krizle cinayet, tecavüz ve benzeri haberlerin artarak çoğaldığını okuyoruz. Bu oranının şu an 5/3 olma ihtimali çok yüksek.


Maalesef  hayatında genel olarak bilimsel yolları yani psikolojik tedaviyi de kabul etmeyen bir toplum olduğumuz için, bu noktadan itibaren artık kendi kendimizi ancak kendimize maksimum şekilde yardım ederek iyileştimek zorundayız. Sağlıksız ülke ortamında çevremizi ve kendimizi iyileştirerek bu sorunlu ortamda hem kendimiz hemde ülkemizin insanlarını korumalıyız.

Aksi takdirde çocuklarımızın ve kendi geleceğimizin akibeti muallak olacaktır. Yapacağımız küçük şeyler, sağduyulu paylaşımlar bir insanın hayatını ve kendi hayatımızı kurtarmaya sebep olabilir.

Ülke olarak herşeyi siyasete ve politikacılara yüklemeden sağlıklı ve mutlu bir toplum olmayı birlikte başarabiliriz.

Kişisel Dramımızı Anlatacak Kimsemiz Kalmadı


Maalesef öyle günler yaşıyoruz ki, tamamen yanlızlık ve çaresizlik dolu... Kimse kimsenin gerçek dostu olmak istemiyor dahası dostluğa da inanmıyor. İçimize attığımız dertlerimiz dağ oldu ve biz o dağın karlı zirvesinde yapayalnız üşüyoruz.


Çaresizliğimizi anlatmak yardım dilenmek istediğimiz her noktada insanların maddiyat eksenli duvarları karşımıza çıkıyor. Başta ailemiz olmak üzere en yakın arkadaş dost çevremiz bize kıskançlıkla ya da küçümsemeyle bakıyor.

Bu öyle dayanılması zor bir yanlızlık ki, ailelerimiz sahte bir beraberlik içinde birbirlerini idare eden ve daha çok maddi güce erişmek için birbirini inat ve ısrarla kıskanan bireylerden oluşuyor. Gücümüzün tükendiği her noktada sadece inançlarımızla veya bağımlısı olduğumuz depresyon hapları veya sosyal medya ile hayatta tutunuyoruz. Kimseden güç aldığımız yok, ama herkese verecek moral ve sevgimiz var. Sevginin ve merhametin maddiyatla kıyaslandığı toplusmal tuhaf bir buhran yaşıyoruz ve içimizdeki korkularımızı yenecek gücümüz hep sınırlarda.

Koşup koşup aynı sert duvarlara çarpıyoruz çevremizde maddiyat ve kibirle örülen . İşte bu yüzden her sabah kalktığınızda kimseden medet ummadan kendinize yardım etmeye söz verin. Ne olursa olsun kendinize ve çevrenize yardım edin.

Gerçek Survivor: Narsist veya Bordeline ile Aynı Evde Yaşamak


Psikolojik sorunlar elbette hepimizin hayatımızda istemediği ve bir o kadar kabulllenmesi zor şeyler.


Kendimizdeki veya çevremizdeki insanlardaki psikolojik sorunlarıyla beraber anlamaya çalışmak ve bu tür sorunları olan insanlarla yaşamaya çalışmak ise epey yıpratıcı. Ama bazıları var ki, onları anlamayı veya onlarla yaşamaya çalışmayı sadece yıpratıcı diye tanımlamak çok zor.

Evet, bilimsel tanımlamasıyla narsist kişilik grubunun iki temel kişilik tipi olan narsistler ve sınırkişilikler/borderlinelar hayatınınızı sadece yıpratmaz tamamen katlanılmaz hale getiren iki kişilik tipleri.

Bu iki kişilik tipinin oluşmasının sebebini saymak bize düşmez tabii, psikiyatri ve psikoloji bilimleri varken ama, temel olarak artık konan ana sebep bu iki kişilik bozukluğunun sebebinin daha çok anormal davranışları olan ebeveynler. Yani bebeklik ve çocukluk döneminde anne ve babası tarafından normal davranış görmeyen, çok aşırı yüceltilen veya çok aşırı küçümsenen bebek ve çocuklar büyüdüklerinde narsist veya borderline oluyorlar diyebiliriz. Ama yinede sizler bunun temel sebeplerini araştırabilirsiniz.

Sonuç olarak, karşımıza çevresindeki insanların hayatını pek önemsemeyen ve özelliklede ilişki içinde oldukları sevgili ve eşlerinin hayatını gerçek anlamda bir hayatta kalma mücadelesine çevirebilen ve bu yüzden yanındaki insana survivoru yaşatan iki kişilik tipi narsistler ve borderlinelar.

Özetle, bu iki kişilik tipi hem kendine karşı hemde başkalarına karşı sevgi ve nefret konusunda çok aşırılıkları olan; hayata ve insanlara sağlıklı ve dengeli bakamayan ve davranamayan insanlar olarak düşünebilirsiniz. Ben merkezci oldukları için başkalarının hayatını yakıp yıkmada ustadırlar ve bunuda kılıfına uydurarak sizi suçlayarak yaparlar.

Onları anlamak veya onlarla bir konuda uzun vadeli olarak anlaşmak ve sağlıklı bir iletişim ve birliktelik kurmak bunu sürdürmek imkansızdır. Sorunlu kişilik yapıları o kadar sert ve çetindirki, en olumsuz duyguları nefret, öfke ve kıskançlık gibi şeyleri en yoğun şekilde yaşarlar. Karşısındaki kişiye karşıda sonsuz manevra yapabilirler kendilerini doğru sizi yanlış yapmak için.

Temel ahlaki doğruları ve ilkeleri nerdeyse olmadığı için, herşey elde etmek veya haklı olmak olarak bakar ve bunun duğruluğunu göstermek içinde herşey onlar için mühabtır.

Öfkeleri ve yargılamaları hiç eksiklmez gün içinde. İçlerindeki büyüklenme veya tam tersi aşşağılık duygusu o kadar yoğundur ki bunu kontrol etmek bir yana, bunu sizin üzerinde test etmek ve size diş geçirmek veya sizi yönetmek için kullanırlar.

Öyle sakin ve aklı başında durdukları tam bir hafta bile yoktur. Onların olduğu yerde aksiyon ve hır gür vardır. Çünkü onlar için kişiller sadece birer insan değil aynı zaman savaş verilen birer cephedir. Yargılamadan ve kendilerini sizden kat be kat değerli göstermeden durmaları mümkün değildir.

Sizi herşeyinizle bir şekilde yargılamak ve sizde otorite kurmak veya sizi dolaylı şekilde yönlendirmek ve kurcalamak isterler. Fikirleri çok kaypak olduğu için dün savundukları şeyleri bugün inkar etmek onları için çok kolay ve egreklidir çünkü onların sürekli maddi ve manevi konularda hesapları vardır ve bu hesaplarda sürekli artı olmak sürekli haklı olmak isterler.

Örneğin narsistle hiçbir koşulda yanlış yapmadıklarına inanırlar. Yani onlara göre onların yaptıkları herşey doğrudur siz ise yanlışların toplandığı insan. Maneviyat sözde onlar için önemlidir asıl saygı duydukları şey ise güç ve maddiyattır ve buna sahip olan insanlar dürüst ve ahlaklı kişilerden kat be kat üstündür ve eğer siz o dürüst grubunda bri fakirseniz sizi yerin dibine sokacaklardır bri şekilde ve sizde kendinizden ve doğruluğunuzdan utanacak hale geleceksinizdir

Keep Moving Forward, Never Give Up, Carpe Diem

 


"İleriye doğru gitmeye devam et!" ve "Asla vagzeçme!" ve "Anı yaşa!" çünkü bu ülkede aksini yaparsan hayatın kayar.


Evet, bu üç sözde bizim yerel ve geleneksel motivasyonumuz dışında yabancı hayat motivasyonu içeren deyimler.... Ama modern zamanlarda artık bunlar fark etmiyor; her ülke ve milletin küreselleşen dünyada yaşadığı bireysel sıkıntılar aynı sayılır.

Pratikte aradığımız hayat motivasyonunu ve almamız gereken gücü ve enerjiyi bize veriyorlar. Çünkü hepsi birbiri ile ilintili ve birbirini destekliyor. Asıl mesele bizim böyle yaşayıp yaşamadığımızda. Maalesef modern yaşam için çok kolayca demoralize olabiliyor ve sürüklenebiliyoruz.

Yerelden bakarsak. Hepimiz bu ülkenin malum "Coğrafaya kaderdir" de denen ağır gerçekleri içinde, çok ağır bir psikolojilerle yaşıyoruz. Ya çok umutlu ve aktif ya da çok karamsar ve durağan veya saldırgan ve kavgacı olabiliryoruz. Aslında millet olarak artık geçmişten gelen sorunlar e zihniyet çarpıklığı veya dengesizliği yüzünden her şekilde düzene ve sukünete değilde, kaosa yakın yaşıyoruz. Özellikle tüm arkadaş, aile ve iş ilişkilerimizde bu böyle.

Bizim ülke insanı olarak tutarlı bir kişisel ve toplumsal bir hayat yaşamayışımız bizim temel meselemiz. Yani insanlarla olan iletişimizden tutun dostluk arkadaşlık ilişkilerimize, iş hayatımızda veya eğitim veya hobi veya beceri elde etme anlamında son derece kırılganız ve tedbirli degiliz. Bu yüzden bu ülke gerçeklerini de düşününce birinin bize "İleriye doğru gitmeye devam et" ve "Asla vagzeçme" ve "Anı yaşa" demesi veya bunu kendimize dememiz çok manalı gelmeyebiliyor.

Oysa gerçekten de hayat bu üç şeye çok bağlı modern dünyada, ya duruyorsunuz ya devriliyorsunuz ya da pedalı çeviriyorsunuz. Bizlerin ülke gerçekleri içinde bakarsak durma lüksümüzde yok avrupalılar gibi. Çünkü br şey yapmadan duracağımız lüksümüzde olamaz. Çünkü ülke gerçeklerimizde hayatımız hem aile hem de devletin hemde çevremizin bakışları ve kötü etkileri altında.

Bu yüzden genelde durduğumuz ve hayatımıza yeterince ilgi göstermediğimizde düşüşümüz yavaşça olmuyor ve çok sert düşüyor ve adeta bvu aile devlet ve çevre denen kayalara çarpıyoruz. Aile ve devletin etkilerine açık kaldığınızde daha çok yaralanıyorsunuz. Çünkü Türkiye'de aile ve devlet empati ve insan odaklı değil, ailenin de devletin de tek derdi sahtede olsa dışarıya güçlü ve başarılı gözükmen ve sorunları halı altına süpürerek her şeyi inkar etmen ve itaat etmen ve herşey için senin suçlanman ve yargılaman esas. Bizim genel hayat anlayışımız bu. Zaten bütün politik sorunların kaynağıda bu.

İşte bu yüzden durmaya, vazgeçmeye ve geçmişe dönmeye hakkımız hiç yok bu ülkede. Sadece "İleriye doğru gitmeye devam et" ve "Asla vagzeçme" ve "Anı yaşa" demek zorundayız kendimize, yoksa Bakırköy Ruh Sağılığı Hastanesi'de borçlar ve kavgalarda her türlü bela musibette hepimize çok yakın. Çünkü kimse bizi dinleyip anlamak istemiyor. Ne ailemiz ne çevremiz ne de devlet.

Bu yüzden en karanlık dönemlerde bile içindeki o kısık ışığı takip et, o ışık kısık ve cılız olsa da içindeki ruhundaki ışığa ve aydınlığa ve finansal veya ruhsal özgürlüğe açık bir tunel.. Yani herşeye rağmen geleceğine kendine inanmalısın.. Çünkü sen zaten şu halde bu ülkede hayatta kalmayı başardın, ailene, çevrene ve devlete rağmen hala nefes alıyorsun... Sen zaten kazandın bu savaşı sadece hareketini kesmemeye ve genişletmeye ve üretmeye devam etmeye ihtiyacın var.

Daha önce yayınlandığı site : kendineyardim.net

Coğrafya Değil Anne ve Baba Kaderdir


Yeni nesil dünyayı daha yakından takip edebildiği için Türkiye'de olmaktan çok mutsuz. Bulunduğumuz coğrafyadaki savaşlardan, ekonomik sıkıntı, kişisel özgürlük ve refahtan memnun olmadıkları için "Coğrafya kaderdir"e çok inanmaya başladılar.


Birisi de "anne baba kaderdir" demiş. Çok etkileyici, hele özellikle şu günlerde herkesin ağzına sakız olan "coğrafya kaderdir" sözünün zihnimize kazınmaya çalışıldığı şu dönemde farklı bir bakış açısı sunuyor...

Evet, aslında coğrafya tek başına kader değildir, anne ve babanız yani aileniz daha çok kaderinizdir. Çünkü onlarla yaşarken onlardan alıyorsunuz tüm hayat vizyonunuzu, derslerini ve yapabileceğinizin sınırlarını.

Eğer siz bunu görüp hayatınızla ilgili bazı gerçekleri zamanı geldiğinde özellikle 18 yaşından sonra hızla değiştirmeye çalışmazsanız, evet maalesef hep coğrafay kaderdir bahanesi sizin için çok final bir kanaatolacak ve sizi pes etmiş ve mutsuz insanyapacaktır.

Türkiye ve dünyada insanlar ağaçta veya toprakta yetişmiyor, herkes bir anne ve babadan oluyorlar.

Bizi biz yapan şeyleri, anne ve babamızdaki genlerden veya ailemizle yaşadığımız yıllardımızdaki onlardan gördüklerimizdenalıyoruz. Yani kaderimiz diye baktığımız herşey, ailemizde anne baba veya kardeşlerimizle yaşadığımız süreçte bizi şekillendiren şeyler.

Coğrafya ile kast edilen kader, yani çevresel şartlar ise daha ekstrem(uç) şeyler için geçerli olmalıdır, mesela Gazze'de yaşamak gibi ve burada "coğrafya kaderdir"den kast edilen şey, kişinin ekonomik ve özgürlük sınırlarıdır... Yani Gazze'de yaşıyorsan özgür değilsindir ve ekonomik şartlar hep bir sınırdadır ve hayatın tehlikede gibidir.

Sonuç olarak, "coğrafya kaderdir"den kastımız kısmen olmalıdır ve hayat tamamen sadece ekonomi veya özgürlük değildir. Hayatta insanı mutlu ve iyi kılan başka şeylerde vardır coğrafyanın sunduğu ekonomik ve özgürlüklerden başka ; aklen ve bedenen sağlıklı olmak, sevdiklerinle olmak, huzur için olmak vb. bir çok vardır.

Bu neden önemlidir, çünkü eğer sade "coğrafgya kaderdir" dersek, o zaman Finlandiya veya İsveç'te neden doğmadığımızı düşünerek, bunu hayat memat meselesi yapıp, sürekli isyan modundan olacağızdır. Bu ise, bizi sadece kişisel bir buhran içinde yaşatır ve hiçbir şey yapmak istemeyiz kendi hayatımız için.

Eğer iyi bir ailedeyseniz bu sizin için en güzel kaderdir aslında. Değilseniz de dışarda kendinize başka kuracağınız kendinize ait bir yeni ve iyi bir hayat seçeneğide hep vardır 18 yaşından sonra. Yeter ki, isyan etmeyin ve kendinize haksızlık etmeyin ve en güzel şeyleri hak ettiğinize inanın ve daha çok üretmek ve paylaşmak için çalışın ve yıllarınızı boşa harcamayın.

Kader dediğimiz şey, bir şeylerin birikerek ulaştığı sonucun adı aslında.. Biz yıllar içinde ailemiz veya çevremizden birike birike oluşan şeylerin kötü bir sonucunu yaşadığımızda ona karşı kader deriz. Aynı şekilde bu kader üst üste konarak gelişen iyi bir sonuçta olabilir. Bu da kaderdir..

Kötü sonuçları ve mevcut durumlara değil, iyi sonuçlara ve mevcut iyi şeylere de kader diyebiliriz. Demek oluyor ki, kaderimiz bizim özverili ve dürüst ve iyi çabalarımızın sonunca iyi de olabilir. Buna inancımızı korumak zorundayız eğer iyi bir insan olmak istiyorsak.

Evet siz onlardan bağımsızlığınızı elde edene kadar kaderiniz bir anlamda anne babanız ve onlardan aldığınız gen ve onlarla yaşarken elde ettiğiniz kişilik özellikleridir. Ama bunları reddetmekte büyük oranda sizin elinizdedir. Çünkü reşit olduktan sonraki yıllardaki çabalarınız ve yapacaklarınız anne ve babanızdan aldıklarınızdan sizi farklı bir yere götürecektir.

Yeter ki buna inanın ve hayatınıza dair yapacağınız şeylerin büyük ve belirleyici kısmının size ait olduğunu görün.

3 Nisan 2021 Cumartesi

Neden İngilizce'yi Öğrenemiyoruz?


Hepimizin ortak derdi "İngilizceyi öğrenememek"... Peki neden? Merak edilen şeylerde konumuz; İngilizce

1.Kıyas Yapmaktan Dili Öğrenmeye Odaklanamıyoruz

İngilizce ana dilimiz olmadığı için, sürekli ana dilimizle kıyas yapıyoruz ve bu kıyaslama mantığı bizim bu yeni dili öğrenme motivasyonumuzu engelliyor. Oysa öğrendiğimiz yeni dile odaklansak, kıyaslamayı sadece gerekli olan yerlerde örneğin gramerde yapsak çok daha hızlı ilerleyeceğiz.

2. Ana Dilimizin Gramerini Bilmiyoruz

Kendi dilimizde grameri yeterince bilmiyoruz. Yani ana dilimizin dilbilgisi kurallarına yeterince hakim değiliz, bu yüzden İngilizce gramerde bize tuhaf geliyor. Oysa her dilin bir mantığı/kuralları) yani grameri var.

3. Hep aynı kelimlerle ingilizce eğitimi alıyoruz,

Kimse book yerine tray(tepsi) ile cümle kurmuyor öğretirken, bu yüzden bizde İngilizce'yi sadece kitap, yemek, gelmek, gitmek, okumak, masa, çiçek kelimeleriyle olarak düşünmeye başlıyoruz. Bu yüzden hep başa alıyoruz ve ders veren hocalarda aynı kelimeler üzerinden hareket ettiği artık İngilizce ilgimizi çekmiyor.

4. İngilizce Telafuza Uyum Sağlamıyoruz.

Temel telafuz motivasyonumuz yok denecek kadar ve herşeyi Türkçe'deki yazıldığı gibi okumak istiyoruz. "Fast'ı"(fest) "fast" olarak okumak konusunda kararlıyız ve okunuşu da bu dilin bir parçası diye pek düşünmüyoruz. Yani bu dilin okunuşunun da dilin yarısı olduğunu kabul etmiyoruz. Ve Türkçe gibi öğrenmek istiyoruz.

5.Yeni Kelime ve Kalıplar Öğreneme İsteğimiz Yok

İngilizce veya bir başka dil ancak yeni yeni kelimeler ve gündelik kalıplar öğrenilerek geliştirilebilir. Bizde yeni kelime ve cümleler öğrenmek istemiyoruz, çünkü ingilizce'nin kelime dağarcığının ve Türkçe de kullandığımız o kadar kelime ve kalıbın İngilizce karşılığının olması ve bunları öğrenemk zorunda olmamız gerektiği bizi korkutuyor.

6.Uzun ve Karmaşık Cümleleri Okumak ve Anlamaktan Kaçıyoruz.

Kendi dilimize hakimiz ve uzun- karmaşık cümeleler kurmakta sıkıntımız yok ama öğrendiğimiz yeni bu dile sıra gelince sıra bu tür cümleleri kurmayı bırakın okuyup anlamak bile istemiyoruz. Herşeyi geldim gittim kadar basit anlamak istiyrouz. Oysa şu anda okuduğunuz bu Türkçe uzun cümleler gibi İngilizce de böyle cümlelerle ancak konuşulabilir.

7. Kalıp Öğrenmiyoruz

Bir dilin %30 belkide gündelik kullanım kalıplarından oluşur ve bir dilin konuşulan kısmı zaten %30 dur, eğer bilimsel veya edebi bir işiniz yoksa.. Yani, bir dili %30 konuşarak aslında o dili gündelik hayatta %100 biliyor gibi yaşayabiliriz. Ama biz dile bilimsel ve edebi eserleri de okuyup anlayacak gibi %100 okuyup anlayabilme fikri ile hareket ediyor ve bize fazlasıyla yetecek olan %30 olan o kalıpları öğrenmekten kaçıyoruz biz.

8. Eşiğe Takılma

İngilizce öğrenirken en önemli ve en dikkat edilmesi gereken şeylerden biri belkide bu. Çünkü hepimiz ingilizce öğrenirken belli bir seviyeye geldikten, bu en alt seviye olabilir, sonrasında bizi bir sonraki seviyeye ve beceriye ulaştıracak şeyleri yapmaktan korkarak veya tembellik yaparak kaçıyoruz. Örneğin beklemeyi "wait" olarak bilip kullanırken önümüze bekletilmekle ilgili bir cümle çıkıncı onu öğrenmekten ve kurmaktan kaçıyoruz. Bize göre herşey o ilk öğrendiğimiz "i am waiting you" seviyesinde ki kolaylıkta olmalı gibi bir bilince erişiyoruz ve karmaşık olan cümleleri anlamaktan , kurmaktan, duymaktan kaçıyoruz. Sonuç olarak öğrenme ve kalıp bilgisi yerinde sayıyor ve biz yerimizde sayıyoruz.