5 Şubat 2023 Pazar

Köpek Sorunu Neden Çözülemez! İşte Sebepleri


1. Ana muhalefetin lideri KILIÇDAROĞLU konu hakkında konuşmuyor. 

Ana muhalefet halk adına soruna sahip çıkıp, gene insan hayatını direkt tehdit eden diğer konularda örneğin uyuşturucu, mafya, terör konusunda olduğu gibi muhalefet etmiyor ve hatta o sorunlarda gösterdiği çabanın 10'da 1'i kadar bile iktidara baskı yapmıyor.

2. Argümanların radikalliği; "uyutun" denerek baştan sorun çıkmaza sokuldu.

Hata yapıldı, baştan radikal hayvanistlerin gücü ve konu hakkındaki hakimiyetinin ve nüfuzunun mevcut iktidardan ve muhalefetten de baskın olduğu kabul edildi ve bu radikal insanların milyonlarca olduğu varsayıldı,  oysa muhtemelen 10000 tane bile değiller toplam radikal hayvanist sayısı.  

Böylece ülkedeki bu 5-10000 radikal hayvanistin 100.000'e yakın aktif sokak hayvanı besleyen hayvanseveri ve besleme yapmayan 1 milyona yakın hayvanseveri de istedikleri gibi yönetir olduğu da kabul edildi ve bu büyük bir oy potansiyeli olarak görüldü iktidar ve muhalefet tarafından

Oysa bunlar halkın çoğunluğunun yanında çok az bir oy potansiyeli ve baştan muhalefet halkaın taleplerine sahip çıkmalı ve iktidara aynı anda baskı yapılıp, radikal hayvanistlerin muhatap alınmaması lazımdı, ama yapılmadı.

Bu yüzden burada suçun büyük kısmı ana muhalefet lideri KILIÇDAROĞLU ve Meral AKŞENER'de çünkü; çıkıp sorun çok büyük halk toplansın diyor ve gereğini yapın demeliydiler ama hayvansever oyları yüzünden korktular.

Sonuçta bazı kritik eşikler geçildi ve bu noktadan sonra "Uyutma" asla olamaz "toplamada" kısmen olabilir ve kesin bir çözüm mümkün görünmüyor çünkü muhalefette oy derdine.

Bu sorun geldiğimiz noktada aynı terör sorunu gibi oldu, aynı Hdp'nin kapatılması konusu ve Hdp'nin teröristlerle aralarına mesafe koymaması gibi bir durum var. 

Sonuç olarak, radikal hayvanistler bu güçlerini bildikleri için köpeklerle aralarına bir mesafe koymayacaklar ve biz milyonlarız bizi böyle radikal ve size hastalıklı gelen bu bakışımızla bzileri böyle kabul edeceksiniz diyorlar şuan.

3. Twitterdaki kişisel kavgalar yüzünden yeterince düzenli ve kavramsal argümanların üretilmemesi :

Başta "Barınaklar Ölüm Kampıdır" argümanı çürütülemedi.

Bu da normal çünkü zaman gerekiyor ben 1.5 yıl önce başladığım analizimde 1.5 yıl sonra :

BARINAKLAR ÖLÜM KAMPI İDDİASI 

Sokaklarda, ormanlarda açlıktan hastalıktan soğuktan ölen köpeklerin sayısının barınaklarda ihmallerden dolayı ölenlerden daha az olduğunu kim söyledi? Sürekli "barınaklar ölüm kampı" diyorlar.Dışarısı asıl daha büyük ölüm kampı!

 Neden hal böyleyken bu köpekler sokaklarda, çöplüklerde yollarda sürünsün kontrolsüz üreyip soğuktan, açlıktan, hastalıktan, kazalarla, zehirletilmeyle, silahlarla barınaklara göre kat be kat ölsünler ve neden bu arada insanlar köpekler tarafından öldürülsünler?

şeklinde bir anti tez yazdım ve bunu yaymaya çalışıyorum

4. Siyasiler ve uzmanlar tarafından genel kabul gören ilkesel ve kavramsal olarak bir bakış sunulmadı..  En başta "Köpek Nedir?" sorusu ve "İnsan hayatındaki yeri nedir"? sorusu cevaplanmadı.

Bu konuda ben aşağıdaki bakış açısını 5-6 ay önce geliştirip . 1.5 yıl önce yazdığım Sokak "Hayvanı Sokak Köpeği Neden Olmaz! İşte Sebepleri!" adlı yazıya ekledim

Köpek silahtır. 

Köpek silahtır; evet, evcilleştirilme sebebi de budur; insanı ve evcil besi hayvanlarını korumak için savunma aracı yani silah olarak kullanılmak için evcilleştirilmiştir. Bu yüzden köpek bulundurmak silah bulundurmakla eş sayılmalı ve bulundurulması ehliyete ve vergiye tabi olmalı, üremesi de sıkı kontrole ve izinlere tabi olmalıdır. 

Oysa bu şirin canlı, aynı zamanda bir insanın başkasına karşı istediğinde kullanmaktan imtina etmeyecegi ölümcül de olabilen bir silahtır; çünkü köpekler evcilleştirilmesine rağmen sahibi tarafından bir komutla veya başıboş bırakıldığında kendi kendine saldırgan olabilen, son derece yırtıcı ve vahşi canlılardır. Bu yüzden başıboş silah olamaz.

devamı : https://www.xseyler.com/2021/09/sokak-hayvani-sokak-kopegi-olmaz.html

5. Gelişmiş ülkelerin konuya bakışı ve uyguladıkları politkalar gerekçelendirilemedi ve çözümün ilkesel evrensel mantığı bulunup anlatılamadı

AB ülkelerinde sokak hayvanı veya özellikle sokak köpeğinin olmaması, ayrıca köpek sahiplenmenin özel şartla bağlanması da bu yüzdendir; çünkü köpeğin biri tarafından veya kendi başına bir silah gibi zarar verici ve ölümcül olma özelliği anlaşılmıştır.

devamı : https://www.xseyler.com/2021/09/sokak-hayvani-sokak-kopegi-olmaz.html

Konu hakkında tüm siyasilerin bakışını aşağıdaki videomuzda bulabilirsiniz.






28 Ocak 2023 Cumartesi

Yurtdışına Yerleşenler "Vatandaşlıkta Kalma Vergisi" Ödemelidirler


Bir ülke düşünün herhangi Asya'da olabilir Amerika kıtasında da Ortadoğu da... 

Ülkede ciddi iç karışıklar sorunlar var veya ekonomik ve sosyal olarak büyük krizler var veya ülke savaşta.

Bu ülkede büyük çoğunluk ülkede kalarak bunlarla dürüstçe ve fedakarca savaşıyor ve bu süreci atlatıyorlar ama bu süreçte bir kesim doğduğu büyüdüğü ise ülkeden kaçıyor ve başka ülkeye yerleşiyor ve bu sıkıntıları ülkede kalan gibi yaşayıp büyük bir fedakarlık ve bedel ödemiyorlar.

Sorun şu ki, bu süreçte ülkede kalmayıp daha huzurlu şartlarda güvende başka ülkede yaşayanlar ülke düzelince gelip tekrar ülkede yaşama devam edebiliyorlar.

Peki burada bir sıkıntı ve adaletsizlik yok mu?

Yurt dışına kaçmayıp ülkede kalanlar onca ağır bedelleri ödeyip ülke huzura ve refaha ulaştırırken bu yurt dışına kaçıp sonra döne hazıra konmuş olmuyor mu?

Malum ülkemizde de büyük ekonomik ve siyasi sosyal  krizler var son 10 yıldır.

Bu süreçte de 5 milyona yakın insan bunların arasında devletin ciddi harcamalar yaparak okuttuğu doktorlar da dahil hepsi yurt dışına gittiler.

Ve biz kalanlar ülkemizdeki bu krizleri yenmek, yeniden bir bütün ve huzur içinde yaşayan ülke olmak için büyük mücadeleler veriyoruz, hatta temel ihtiyaçlarımızı bile zor karşılıyor bırakın et yemeyi yumurta bile almakta zorlanıyoruz.

Peki yurt dışına gidip bu sıkıntının 10'da 1'ini çekmeyen insan nasıl yarın bizim düze çıkardığımız ülkede aynı haklara sahip olabilir?

Burada "ama onlarda istemeden gittiler" ve "onlarda yurt dışında sıkıntı çektiler" diyenler olacak ama bu dediğimiz türden bir çaba gerektirmiyor ülkede kalanlara göre.

Bu sebeple acil olarak bir çözüm üretilmeli bu konuda ve yurt dışına gidenler eğer 2 yılın üzerinde kalıp dönmüyorlarsa ve vatandaşlıkta kalmak istiyorlarsa bunun için bir vatandaşlıkta kalma bedeli ödemelidirler ve bu tutar dünya ölçeğinde bir biri üzerinde örneğin 1500-2000 dolar olmalıdır ve bunu her yıl ödemelidirler.

Yok öyle! Hem kaçıp hemde vatandaş kalamazsın ömür boyu. Tatile turist olarak gelirsin o zaman!


27 Ocak 2023 Cuma

Memur Maaşı İle Asgari ücret Arasında Kat Kat Fark Olamaz


Son asgari ücret zammının %55 ve memur maaş zammının ise %30 olması ile ortalıkta memurlar tarafından başlatılan "asgari ücret nasıl olur da memur maaşına bu kadar yakın olur" şeklinde büyük bir haksızlık olduğu ve yanlış bir eşitlik olduğu iddiası var.

Bu tamamen yanlış ve yersiz bir iddiadır

Yukarıda da göreceğiniz üzere asgari ücret ile memur maaşı arasında 2013'te en büyük fark varmış. Yani haftada 2 gün tatil yapan, tek farkı belkide asgari ücretliden bir kaç yıl fazla okumak olan memurlar asgari ücretli birinden kat ve kat hatta neredeyse 3 kat fazla maaş alıyorlarmış.

Son krizlerle beraber oran şuan 1.5 katı düzeyinde ve ideal olan budur.

Öyle ya, bizler değil miyiz halk olarak yıllardır ülkemizde; "memur olup devlete kapak atıp, ömür boyu iş garantisi ile hafta sadece 5 gün çalışmak ve ortalamaya göre kat ve kat iyi maaş almak " denen aslında tamamen para için her şeyi yapacak bir anlayışın, başta devlette ve toplumda yolsuzluğa sebep olduğu ve böyle insanlarca devlet kurumlarının kişisel çıkar için yağmalanıp istismar edildiğini ve liyakatsız ve yolsuz memur olmanın çok fazla talep gördüğünden yani böylece liyakat olmadan devlet memur olmanın sırf bu sebeplerle sırf maaşının özel sektöre göre daha yüksek olmasından dolayı özendirilmesinden hepimiz şikayet etmiyor muyuz?

Ee o zaman bunun ortadan kalkması için çare nedir?

Herhalde asgari ücret ile memur maaşı arasında daha da uçurum yapmak değildir!

Sonra memur Passat'a binecek sende 1990 model bir araba almak için yırtınacaksın 3 kat düşük asgari ücretle.. Bu mudur?

Bir memurun sanayide, markette, berberde, belediyede veya fabrika da çalışan işçiden zihinsel veya bedensel olarak kaç kat fazla çalıştığını iddia ediyorsunuz ki asgari ücret ile memur maaşı arasında 2 veya 3 kat fark olsun.

Yani sen 2 yıl fazla okudun diye kalifiye mi oldun asgari ücretli ortaokul veya lise mezununa göre?

Biraz daha  matematik fizik çözdün öğrendin diye 2 kat maaş almayı mı hak ediyorsun.

Merak etme markette kasiyer olan personel de senin kadar biliyor fizik ve matematiği, tornacı da çalışan Ahmet'te sanayi de Mehmet'te fabrikadaki Ayşe'de...

İdeal olan asgari ücret ile memur maaşının eşit olmasıdır, çünkü işçi tek gün memur 2 gün izin kullanıyor.



26 Ocak 2023 Perşembe

Oğuzhan Uğur'un Açık Oturumunu Bu Kadar Abartmak Çok Zararlı Oluyor


Gene aynı hatayı yapıyoruz, fitnecileri ve hainleri toplumda marjinalleştirmek yerine öne çıkarıyoruz. 

Sonra da HDP olmadan iktidar değişmez diye hayıflanıyoruz.

Böyle böyle hainlik ve bozgunculuk demokrasi adı altında giderek meşrulaştı ülkemizde. 

Dünyanın neresinde olursa olsun, ülkelerde terörizmle mücadelede bir şey esastır, o da terörü yenmek için terörizmin direkt ve dolaylı yanlılarını yok sayarak öne çıkarmayarak onları marjinalleştirmek yani teröre hizmet edecek her şeyi öne çıkarmamaktır.

Türkiye'de kendini akıllı, hoşgörülü veya demokrat sanan bazı zavallılar maalesef bunu yıllardır es geçiyorlar ve "demokrasi demokrasi" diyerek tüm terörizmden güç alan hainlere ve fitnecilere en geniş söz hakkını tanıyorlar. 

Onlarda nihayetinde "5 milyon alıyoruz bizi böyle suçlayamazsınız" diyorlar. Meksika da mafyanın büyük taraftarları var, askerle ve polisle çatışıyorlar ve muhtemelen parti kursalar %10 alır meclise girerler ya da Sedat Peker bugün parti kursa aynı şekilde Türkiye'de başında olmadan meclise partisini ve bir çok vekili sokar.. O zaman siz çok kalabalıksınız deyip eyvallah mı diyeceğiz "siz mafya değil misiniz " diyeceğiz.

Siz demokrasiyi çok yanlış anlamışsınız....

Maalesef geldiğimizde noktada hala bunu yapanlar var.

Terörist başı Öcalan'ı ilk sorgulayan albayın oğlu Oğuzhan Uğur'da buna dahil.  Bu tür tehlikeli konulara, ülkedeki bu cahil demokrasi bakışından dolayı iyi niyetle ve cahil ne yaptığını bilmeyen bir böyle fütursuzlukla dalıp "demokrasi demokrasi" diyerek pkklı teröristleri dolaylı şekilde savunanların reklamını yaptırabiliyor. 

Meslek Arsızı ve Çok İzlenme Delisi Oğuzhan Uğur

Amaç birazda belli, milyonlarca kez izlenmek; şehidin/ailesinin onurunu korumak değil asla. 

Bu cüretide muhtemelen babasının kariyerinden alıyor belki bilinmez ama, kendini önemli sanıyor çok açık  ve cesur ve demokrat olduğunu sanıyor. .

Oğuzhan Uğur'un wikipedia profiline bir bakın lütfen. Ünlü olmak için yapmadığı şey kalmamış. Şarkı mı söylememiş filmi oyunculuğu mu yapmamış.. Bu adamda her numara var. Tam bir meslek arsızı.

Aklınca şimdide kendine bir misyon edinmiş siyaset tartıştırıyor halka ve siyasetçilere ve aklınca diyalogla bir çözüm bulup bitirecek terörü.

Tüm şehitlerimizin aileleri ve kanları adına yazıklar olsun demekten başka bir şey demeye gerek yok aslında

Kendinize saygınız yok anladık, 19 yaşında hayatı yiten şehitlerimize saygınız olsun, 

15 Ocak 2023 Pazar

6'lı Masa'nın Aday Çıkarmaktan Daha Zor Bir Görevi Var!


"Kesin kazanacak bir aday çıkarmaktan daha zor ne görevi olabilir ki?" dediğinizi duyar gibiyim.

Şöyle bir giriş yapalım ve cevabı hemen verelim.

Malum 6'lı masa aday çıkarmadığı için epey tepki çekerken birde KILIÇDAROĞLU'nun 6'lı masadaki her partinin eşit olduğunu açıklaması daha büyük bir tepkiye sebep oldu.

Özellikle oy oranları az olan Deva ve Gelecek partileri bundan nasibini aldı ve hadsizlikle suçlanıyorlar.

Tartışmadan, Müzakere Etmeden, Sorun Çıkmadan Koalisyon ve Uzlaşı Kültürü İnşaa Edilmez!

Unuttuğumuz veya görmediğimiz esas şey, 6'lı masanın kazanmak dışında asıl yapması gereken en zor görevi; bir koalisyon kültürü oluşturmasıdır, daha doğrusu 6'lı masanın en zor görevi Türkiye'de hiç var olamayan "koalisyon kültürü"nü yani uzlaşı kültürünü inşaa etmesidir. Bu seçimi kazanmaktan daha zor bir görevdir.

Evet, 6'lı masa Türkiye'nin geçmişin olmayan olmadığı için bugün şu halde olduğumuz ve gelecek yıllarını yönetecek koalisyonların uzlaşı ve birlikte çözüm üretme kültürünü yani koalisyon kültürünü inşaa etmek zorunda ve bu anlamda bu muhalefetin iki temel zor görevi var; 1. aday çıkarmak ve kazanmak ve 2. koalisyon kültürünü oluşturmak ve bu koalisyon ile yönetmek. İkincisi olmadan birincisi olmaz olsa da başarılı olmaz.

Hal böyle olunca, 6'lı masada oluşan şimdiye kadar ki tüm sıkıntılar aslında çok doğal ve olması gereken şeyler. 

Öyle ya, bu 6 parti tek tek kazanamadığı için bir ittifak kurdu ve karşılarındaki iktidarda tek parti olarak var değil, hatta uzun zamandır bir koalisyonla yani ittifakla ülkeyi yönetiyor. Bu iktidar koalisyonu da 4 partiden oluşuyor. MHP+BBP ve Vatan Partisi ve AK Parti.

6'lı Masa İçin İlk ve En Önemli Görev: Uzlaşı / Koalisyon Kültürünü İnşaa Etmek!

İki koalisyonun birbirinden farkı, iktidar koalisyon zamanında üst üste tek başına kazanan büyük parti ile kazanan partinin yanında geçen küçük partilerden oluşuyor.

Muhalefeti oluşturan partiler ise son 20 yılda ve hatta öncesinde hiç iktidar olmadılar koalisyon veya tek parti olarak. 

73 yıllık çok partili demokrasi tarihimizde zaten Türkiye'de muhalefetteyken veya seçim sonrasında uzlaşarak koalisyon yapıp iktidara gelen ve ülkeyi başarılı şekilde yöneten bir koalisyon örneği yok.

Bu anlamda bu olursa bir ilk olacak ve olması içinde, öncelikle ülkemizde tüm batıda olup bizde olmayan koalisyon ve uzlaşı kültürünün inşaa edilmesi gerekiyor ve şu ana kadar olup biten her şey de budur.

Siyasi Kibir Hastalığının Tedavisi için Bu Tür Ödünler ve Tavizler Gerek!

Sonuç olarak, eğer tıpkı iktidarın şu an işleyen, ama başarılı olamayan koalisyonundan farklı olarak hem koalisyon/uzlaşı kültürü olan hemde başarılı olacak bir koalisyonu eğer bu muhalefet partileri inşaa edemezse hangi adayı çıkardıkları ve kazanıp kazanmadığı uzun vadede önemli değildir; çünkü uzlaşı kültürü olmayan ve başarılı olmayan bir yeni koalisyon ülkeyi talep edilen ve beklenilen şekilde yönetemez ve kısa süre de dağılır ve iktidar cephesine büyük koz verilir.

Bu sebeple, ülkemizde öncelikle ve birinci iş olarak, var olmayan koalisyon yani uzlaşı kültürünü inşaa etmek gerekiyor ve bunun için de kimin ne oy oranı olduğuna bakılmadan bir iktidar paylaşımı yapılmasında bir sakınca yoktur.

Aksine bunun sanıldığından büyük faydaları var ve zaten bu Türkiye siyasetinin en büyük hastalığı olan ; "ben güçlüyüm, ben istediğim gibi yönetirim küçük ve zayıf olanlar da buna uyar veya benim oy oranım zaten %20-30 civarında kimseyle bir ittifak kurmak zorunda değilim acelem de yok, her hangi bir koalisyonda uzlaşarak ödün vererek de yer almam, kim kimle ittifak kurarsa kursun eninde sonunda zaten seçime gider ve bu işin sonunda bende oyu mu daha arttırım" şeklinde tezahür eden, ülkemizi son 50 yıldır özellikle mahveden bu siyasi kibir hastalığının ve bu hastalığın kaynağı olan siyasi liderler ve partiler düzeyinde gecikmiş bir tedavisi olmuş olur. 

Unutmuş veya bilmiyor olanlar için, koalisyon yaparak ülkeye hizmet etmek istemeyen bu siyasi kibir ve sorumsuzluk hastalığı özellikle 90'larda Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz arasında en yüksek seviye de yaşanmış ve koskoca 10 yılımız heba edilmiştir ve bugünlere gelmemizin en büyük sebebide bu olmayan koalisyon/uzlaşı kültürü ve siyasi kibir hastalığıdır.



13 Ocak 2023 Cuma

Kaygı Bozukluğu'nun Kişisel ve Ailesel Sebepleri, Sonuçları ve Çözümü


Herkesin ortak derdi son zamanlarda kaygı bozukluğu(yaygın anksiyete bozukluğu) ve çözümü nedir diye herkes soruyor, insanlar adeta kendi içinde çırpınıyor veya etrafına şikayet ediyorlar.

Çözümü karmaşıklaştırmadan size kendi üzerimde nasıl çözdüğümü anlatabilirim.

Temelde İki Sebebi bar kaygı bozukluğunun: kişisel sebepler ve ailesel faktörler

Kişisel Sebepler

Öncelikle, aşırı kaygı yaşanılan ve içinde bulunulan şeylere karşı yapılan gereksiz ve aşırı kişisel yorumdan gelir. Çünkü biz biliyoruz ki, eğer bu kişisel yorum yoksa kaygıda kayboluyor ve hatta bir noktada giderek gamsızlık başlıyor. 

Yani siz yaşadığınız bir sıkıntı ve hayati aciliyet arz eden bir şey, hastalık veya herhangi bir zayıflığınızı, sizi sıkıntıya sokacak şeyi aşırı şekilde yorumlarsanız bu endişe sizi giderek kaygıyı kontrol edemeyecek veya gündelik hayatınızı zorlaştıracak noktalara kadar sürükleyebilir. 

Bunun için temel bakış ve çıkış noktası hep aynıdır, "değiştiremeyeceğin şeyler için kaygılanmamak". 

Peki değiştirebileceğimiz şeyler için yaşadığımız kaygılarımız konusunda ne yapabilirsiniz.

Çelişkili veya kafa karıştırıcı olacak ama kaygı en çok gamsızlıktan gelir ve kaygıyı yenmek için gamsızlığı yenmek gerekir.

Yani çoğu kişi bunu inkar edecektir, ama kaygı bozukluğu dediğimiz şey, aslında yavaş yavaş büyüyen aşırı kaygısızlaşmanın daha doğrusu oyalanma ve boş vermişliğiniz yani gamsızlığımızın sonucunda oluşur.

Çünkü oyalanan ve boş veren daha doğrusu doğru çaba ile gelişemeyen insanlar giderek hayatındaki düzeni ve ilerlemeyi yok ederek gamsızlaşan bir insan olarak normal insan kaygı dengesini kaybeder ve kaygı bozukluğu oluşur. Ve bu gamsızlık içinde ara ara ama şiddetli veya sürekli yaşayacağı olumsuz şeylerden korkan bir insan haline gelir.

Ailesel Faktörler

Tabii tüm kaygılar kişisel kaynaklı değildir aile kaynaklı yani çevresel kaygılarda çok fazla bizim kaygı dengemizi bozar.

Sürekli kavga olan narsistik mücadalelerin olduğu veya maddi kaygıların çok fazla olduğu ve bunun önüne manevi değerlerin, dayanışmanın ve paylaşmanın olmadığı ailelerde kaygı bozukluğu tavan yapmıştır çünkü ailedeki bireylerin hepsi kendilerini yalnız hisseder ve kavga ve rekabetler ve kıskançlıklar, empatisizlik insanın hayatında olan normal kaygı durumunu bozar ve travmatik ve kontrol edilemez bir kişisel çaba ve kaosa iter.

Öncelikle bunu çözmenin yolu ailede hangi bireylerin narsist, bipolar, histeri, borderline vb  kişilik bozukluklarına sahip olduğunu bulmak gerekir.

Eğer ailede bu tür aksiyona yani kavga çatışmaya rekabet ve kıskançlığa meyilli kişilik bozukluğu hastalıklarına kimlerin sahip olduğu bilinmeden ve tedaviye başlanmadan aynı ortamda yaşanılıyor ise, o ailede kaygı kontrol edilemez ve bu hasta bireylerin kendileri veya onların etkisi altında bulunan kişiler kaygı bozukluğu en yüksek perdeden yaşar ve giderek savunma biçimi olarak saldırganlaşır ve doğru teşhisler konmadan tedavi yürütülüyorsa depresyon olarak etiketlenir ve yalancı sahte bir aile ortamında hayat bu şekilde sürdürülür.

Kaygı Bozukluğunuzu Tedavi Etmenin Çözümü Nedir?

Çözüm, kaygıya neden olan şeyleri fazla yorumlamamaktan başlıyor. Modern insanlar olarak en büyük hastalığımız maalesef olaylar, konular ve durumlar üzerine üzerine sürekli yorum üretmemiz ve zihnimizi buna zorlamamız ve sonuç olarak kendimizi veya bir başkasını yargılayarak bir final arama isteğimiz var.

İç seslerimizle sürekli şunu yapmadım şöyle kötü olacak, şöyle oldu böyle kötü olacak, öyle olursa o zaman ne yaparım? O bunu yaparsa şu şöyle olursa böyle olursa.... diye diye konuşuyoruz.

Bu yorum üretme zamanla olumlu değil, olumsuz yönde telkinler halinde işleyen hale geliyor ve yorum olarak temelde kaygı üretmeye başlıyoruz.

Üretilen kaygıların çoğusu da abartı sanrılar oluyor veya bizim kendi sınırılarımızı ve aslında kişiliğimiz ve ilkelerimizi de aşan boyutlarda yargılar içeriyor.

Oysa kaygıya sebep olan konularda nötr kalmayı başarırsak ve durduk yere sürekli yorum yapmazsak bu zamanla bizim kaygılandığımız o alanlarda normal akışta gerekeni yapmaya yönelten bir enerjiye dönüşecektir ve işlerin kendi kendine de yola girdiğini göreceğizdir. 

Ben son bir kaç yıldır bunu yapıyorum, kendimi yargılama ve hata arama ve anksiyete krizi denen aşırı kaygı dene şey geldiğinde, kendime "tamam kes yorum üretme, yorum üretsen de sonuç değişmeyecek zaten şu an yapabileceğin şeyler yok denecek kadar az, bırak herşey akışında davm etsin bunu yaparsan daha kötü olacak her şey" diyerek kendimi susturuyorum.

Bu, zihnin kontrolünü el almak olduğu için zamanla hayat akışınızın bizi rahatsız eden o kriz türünde şeyden bağımsız aslında kaygısız da ilerlediğini görüyor ve dönüp kendinize ve olaylara baktığınızda kaygıdan çok daha çok ürettiğiniz ve yaptığınız ve yapmanız gereken şeyleri görüyorsunuz.

Birde şunu zamanla öğreniyorsunuz ki, kaygı krizi yaşadığınız o anlarda düşündüğünüz kötü senaryoların çoğusunun gerçek dışı veya olası olmadığını anlıyorsunuz.

Bir diğer çözüm de yaşadığınız gerçeklerle kendinizi uyumlamanız, yani eğer Türkiye'de yaşıyorsanız örneğin sizi kaygılandıran şeylerin herkesin ortak kaygıları olduğunu da anlamanız gerekiyor ve buna göre isyan eden veya çok sert şekilde yaşadığınız konuları eleştiren biri olmaktan çıkıyorsunuz.

Sonuç olarak, kaygı bozukluğu başta da bahsettiğim gibi kişisel yorum ve aile gibi çevresel kaynaklıdır ve yorum yapma ve çevreyi yargılama ve kendini haklı çıkarak yargı çıkarma alışkanlığımızdan vazgeçtikçe ortadan kalmaya başlayan bir sorundur.

Kaygı bozukluğunun en kötü sonuçlarından birisi de öfke sorunudur. Öfke sorunu ise etrafınızaki insanlarla ilişkilerinizi bozacak bir şeydir bu yüzden öfkenizi de bu süreçte kontrol etmeye ve sizi kışkırtacak davranışlara karşı sakin olmaya başarmalısınız.

Öfke sorunu ise kınamaktan ve eleştirmekten gelir. Kimseyi kınayacak değerde görmeyerek öfke sorununuzun da çözümünde bir aşama kaydedebilirsiniz.

Konun Video Anlatımı : 



12 Ocak 2023 Perşembe

Seçme Yaşı Neden 15 Olmalı? Sebepleri Sizi Şaşırtıp Şok Edecek!


Ümit Özdağ'ın, "seçme yaşı 12 olsa tek başına iktidar oluruz" sözünün önümüzdeki genel seçimden bağımsız olarak düşünüp aklımıza getirmesi gereken başka mühim sorular var.

Ama kimse tartışmaya bile açmadı bu konuyu.. Düşünün ki, bin bir türlü anlam yükleyerek "genç" diyorlar ama gencin tanımını 18 den itibaren başlatıyorlar ve şu çağda bile hala 18 yaş altı insanların iradeleri ve hakları tartışmaya bile açılmıyor.

Bunların en başında neden seçme yaşı 18 olarak kabul edilmiş ve bu ne kadar doğru?

18 yaş bilindiği üzere reşit olma yaşı.

"Reşit olma, genç bir insanın çocukluktan yetişkinliğe geçişidir. "

18 yaşında ruhen ve bedenen zihnen gelişiminizi kısmen tamamlayıp hayatınızın kontrolünüze kendi elinize alabilecek yaşta bir yetişkin oluyorsunuz, yanı bireysel kararlarınızı tek başına bağımsız olarakta alabilecek bir akli yaşa geldiğiniz yaş  bilimsel olarak 18 yaş şeklinde ortaya konmuş.

Başta aileden bağımsız yaşama, evlilik ve iş gibi bir çok konuda ve tamamıyle kendi hayat kontrolünüzün kendinize geçtiği yaş 18.

Peki öncesinde kontrol kimdeydi? Tabii ki ebevenlerinizdeydi.

Malum ve kanunen 18 yaşa kadar sizin hayatınıza dair neredeyse tüm önemli kararları onlar alıyorlar ve işin tuhaf yanı sadece kendileri müdahil olmuyor aynı zamanda sizin hayatınıza toplum içinde karışacak yasaları ve politikaları de belirleyen insanları da sizin adınıza ülkeyi kimin yöneteceğini de ebevenyler belirliyor.

Peki bu ne kadar doğru?

Yani neden ben tam 18 yaşına geldiğimde ailemden ayrılıp bağımsız yaşama, evlilik, iş seçimi çalışma dahil her türlü kararları kendin alırken, neden aynı zamanda benim hayatımı toplumsal olarakta yöneten siyasetçileri de seçme yaşına da aynı yaşta sahip olabiliyorum?

Düşünebiliyor musunuz, bir insanın hayatında en önemli kararlardan olan; evlenme, aileden ayrılma, meslek seçimi, iş yaşamına atılma gibi son derece hayati şeylere karar verme yaşıyla, son derece tartışmalı bir alanda, siyasette bir siyasetçiyi seçme hakkını elde etme yaşı aynı; 18...

Yani bu önemli kararları verme yaşına geldiğiniz yaşta bir faşist veya hırsız siyasetçiyi oylama yaşınız aynı... Her şey birden geliyor üstünüze yani.

Peki, neden ben ailemden bağımsızlığımı elde yaşıma ulaşmadan önce beni o yaşa geldiğimde yönetecek siyasetçileri neden 3-5 sene önceden seçmeye başlayamıyorum?

Yani bu şey gibi, denize gideceksiniz ama mayoyu orada alacaksınız gibi saçma sapan bir şart gibi...

Neden mayomu daha önce alamıyorum?

Amaç ne burada siyasetçileri veya ülkeyi ergenlik çağlarımda benden korumaya mı çalıyorlar?

Yani ben eğer 15 yaşında veya 13 yaşında oy kullanırsam ülkeyi tehlikeye atacak kişileri seçerim diye mi benden korkuyorlar?

Neden mesela ben 18 yaşında artık aileme daha fazla yük olmaya başlayacağım bir dönemden önce tedbilerimi de alacak şekilde ve dışarıdaki hayata adapte olmaya başlamak adına da beni yönetecek siyasileri 15 yaşından itibaren seçmeye başlayamıyorum?

Öyle ya, gene aynı 18 yaş konusundaki gibi bilimsel olarak çocuklar 12 yaşından itibaren inanç ve siyaset gibi soyut şeyleri kavrama ve anlama yani yorumlama  yaşına geçiyorlar.

Peki neden tam 6 yıl sürüyor benim hayatıma dair kararlar veren insanları seçme hakkım?

Neden 15 yaşına geldiğimde, siyaset gibi son derece ortada yaşanan ve deneysel yani deneme yanılma ile öğrenilen ve yaptığınız seçimlerden(kullandığınız oylardan) kanunen sorumlu tutulmadığınız son derece serbest sosyal bir faaliyette oy kullanıp bir tercih ve fikir sahibi olamıyor ve 3 yıl daha fazladan dışarıdan sadece gözlemci olup ama oy kullanamıyorum?

Gördüğünüz gibi 18 yaş seçme hakkı tamamen saçma ve bilim dışı bir şey ve evlenme veya tek başına yaşama gibi önemli bir kararlara görece daha az önemli olan seçme hakkının ikisinin de 18 yaş sınırında olması tamamen bir saçmalık ve bunak siyasetçilerin kendilerini daha zeki ve otorite sandığı bir şey.





9 Ocak 2023 Pazartesi

Bilmeyen ve Anlamak İstemeyenler İçin "Ne Mutlu Türküm Diyene"nin Açılımı


Atatürk
’ün meşhur bu sözünde demek istediği öyle bir ince mana var ki; bunu herkes elbette kavrayamaz.

Atatürk, o meşhur sözünde aslında diyor ki; 
"Ey bu ülkeyi her şeyini feda ederek kuran insanlar!
 Ne mutlu size ki; sizler bu devleti kuran insanlar içinde şu an burada yer alıyorsunuz.
Sizler öyle mutlu olmalısınız ki; şu anki bu halinizle  verdiğimiz çetin savaşlarda büyük birlik ve beraberlikle  tüm kalbinizle ve imanla savaştınız ve Türkiye devletini kuran kurucu vatandaşlarımız oldunuz ve bu şekilde büyük Türk milleti içinde yer aldınız. 
İşte sizler bu yüzden "Ne Mutlu Türküm Diyene"  diyerek çok mutlu ve kendinizle gururlu olmalısınız. 

Gelecek nesiller de torunlarınız da "Ne Mutlu Türküm Diyene" diyecek kadar gururda olarak siz atalarının varolduğunu bilecek ve buna layık nesiller olacaklardır ve bu gururu da en başta size bir vefa ve saygı göstergesi olarak her zaman "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözüyle ifade edeceklerdir.

Bu şanlı ve bağımsız millet olma gurunu da içeriden ve dışarıdan bölmeye çalışanların da yorumlarını dinlemeden yine bu sözle yaşayacaklardır" 

Özetle manası budur bu sözün, her akıl sahibi insan olan insanın, şu zamanın siyasi kavgaları ile değil, atalarının geçmişteki mücadelesi ve özverisi ile anlayacağı...
Zeka geriliği olanların, hainlerin ve kötü niyetlilerin ise anlayamayacağı....

Kaldı ki bu söz bir emperyal güç olmak için etrafına saldırırken değil, bir imparatorluğun çöküşünden sonra kalan son toprakları kurtardıktan sonra söylenmiştir.

Bu anlamda nasıl ırkçılık olabilir?

25 Aralık 2022 Pazar

Bay Kemal'in Vurdumduymazlığının Sebebi Nedir?


Son 8 ayda 30 vatandaşımız köpek saldırılarında ve köpek saldırısı kaynaklı kazalarla öldü ve ülkemizin 12 yıldır ana muhalefet lideri olan siyasetçisi KILIÇDAROĞLU uyuşturucu konusunda ki hassasiyetinin milyonda birini bu soruna göstermiyor. Bu sünepelik değildir de nedir?

En ilginç kısımı ise, bu konuda sosyal medyada epey kafa yoran ve çalışan insanlar da bir eleştiri yapıp ana muhalefet liderini sorumlu ve duyarlı olmaya bile davet etmiyor.

Kılıçdaroğlu Neden Sokak Köpekleri Hakkında Bir Şey Söylemiyor?

Buyurun kanıtı Google'a "Sokak köpeği saldırı Kılıçdaroğlu" yazdığınızda hiç bir tane sonuç çıkmıyor.


Sonuç olarak, 20 yıllık iktidarın hangi sebeplerle, başta hayvanistlerin oyu ve devlete maliyeti yüzünden bu sorunu yeterince aciliyetle çözmek istemediği açık, peki henüz iktidar olmayan ve her konuda ne varoşta yaşayan halkı ve halkın hayatını hararetle savunan KILIÇDAROĞLU neden bu konuda hiç konuşmuyor.

Burdan çağrı yapıyoruz kendisine; 

"Ey Bay Kemal" bu sünepeliğinizin ve vurdumduymazlığınızın sebebi nedir?

Toplasak en fazla 10000  tane fanatik havyanperestin oyunun hesabını mı yapıyorsun yoksa artık tamamen bunadın da bu konuyu ciddiye alacak kadar bilişsel yeteneğin mi kısıtlandı..

Yani hem uyuşturucu hemde köpek sorununu aynı anda beynin işleyemiyor mu?




8 Aralık 2022 Perşembe

Tarikatlar ve Cemaatlar Kapatılsın Diyenlerin Tuhaf İki Yüzlülüğü ve Göremedikleri Esas Gerçekler




Ülkemizde şu an muhalefette olan ve kendilerine muhafazakar iktidarın sürekli din ideolojileri eksenli zorba ve kısıtlı bir düzen dayattığını ve muhafazakarların faşist ve yasakçı olduğunu söyleyen büyük bir kesim var. 

Bu kesimin bir kısmında yıllardır  "tarikat" ve "cemaat" kelimelerini duyunca tamamen öfke kontrolünü kaybeden ve dindarlara karşı tüm demokratik değerleri ve insan haklarını hiçe sayarak karşı çıkan topyeküncü bir anlayış var.

Buna elbette tarikatlar ve cemaatlerde oluşan çeşitli adi suçlar, din istismarları ve çoğunlukla "siyasal islamcı" da denen kesimin büyük bir Atatürk, cumhuriyet ve laiklik düşmanlığı da sebep oluyor ve dolayısıyla da bu muhafazakarlara karşı topyeküncü yasakçı ve çözüm olarakta onları tamamen siyasetin ve toplumun dışına atmaya yönelik baskıcı laik argümanlar üretiliyor ve muhafazaklara ait dernek vakıf altındaki dini örgütlenmeleri tamamen dağıtılması ve yasaklaması tek çözüm olarak sunuluyor. Bu yasakçı katı laik anlayış ise maalesef yeni değil çok köklü bir geçmişe sahip..

Aslında kendisi de sağlam yasakçı ve baskıcı olan seküler kesimin  anlayışına göre, çözüm kesinlikle bu tür sivil dini örgütlenmelerin tamamen yasak olması. 

Oysa "Tarikatlar cemaatler kapatılsın!" demek, aslında bu seküler kesimin topluma baktıkları tek tipçi demokratik olmayan anlayışı da ele veriyor.

Bu bir anlamda bizim anlayışımıza ters tüm sivil örgütlenmeler kapatılsın, yeri geldiğinde siyasi partiler de kapatılısına kadar gider ve bunu her ideoloji ülkede karşı tarafa ve tüm ideolojilere uygulamayı savunur ki ülkemizde olan şeyde budur. Çünkü temelde her ideolojik grup bir tür cemaat/tarikattır ve ve her topluluk ve grup bir şekilde ideolojiktir. 

Sadece dini inanç eksenli örgütlenmeleri biz ideolojik olarak tarikat/cemaat ismiyle fişlesek de aslında her STK ya da yasal bir çatısı olmaya her topluluk bir tür tarikat ve cemaattir. Satanistler de bir cemaattir LGBT+ ler de... Kanarya kuşu sevenler kulübü de veya bir spor kulübü de... Hangi motivasyonla neyi temsil edip; devlete ve topluma nasıl baktıkları değişir sadece.

Tarikat ve Cemaatlerin Bu Vahim Halinin Sebebi Faşistleşen Laik Devletçilik mi?

Sonuçta dini örgütlenmeler yasaklansa da kapatılsa da, 100 yıla yakın zamandır dini alanında ve anlayışında mevcut "faşistleşen lalik/seküler baskı ve dayatmalar" yüzünden doğal bir gelişim olmadığı için, o adamın 1500 yıl önceki kız çocuğunu diri diri gömecek anlayışa sahip olmasına da şaşırmak lazım ve o baba 6 yaşındaki kızının yakacak bir anlayışa bir şekilde hapsolacak ve tarikatler yasak olsa da başka şekilde o kızının hayatını yakacak bir yol bulacaktır. Çünkü o baba kendi alanında, din alanında çağa ve insani değerlere göre bir gelişim ve değişimi olmayan tamamen politikleşen bir yapının ürünü veya bir anlamda piyonu olmuş durumda..

Çünkü o babanın kendisini inancı üzerinden örgütlemek ve aidiyet ve güven hissetmek istediği her dini organizasyon, on yıllarca çeşitli genellemelerle kendilerine baskı yapan zülm eden seküler/laik yapıya karşı ailesini de feda edecek şekilde  politikleşmiş bir radikal ideolojiye sahip ve bu geçen süreçte dini anlayışı hiç gelişememiş ve 100 değil hatta 1000'lerce yıl tersine giderek bozulmuştur. Çünkü o babayı koruyan dini cemaat ve tarikat kendisini dine ve topluma ve zamana uydurmak yerine kendisini yok etmeye çalışan "seküler/laik" güçlere karşı hamleler geliştirmekle meşgul olmuştur.

Bu yüzden bu suçların yasaklamalarla çözüleceğini düşünenler aslında demokrat ve özgürlükçü olmayan başka tür bir "faşist" ve hatta başka bir tür laik "yobazdır"!

Muhafazakar Demokratlık İdeolojisini Bile Kabul Etmeyen Cumhuriyetçi Laik Kurucu Bir İdeoloji Hiç Bir Ülkede Dindarların Radikal ve Gerici Örgütlenmesini Durduramaz ve Engelleyemez!


Ülkemizde yıllarca sloganlaşan "dini siyasete alet etmeyin" denen şey, hiç bir şekilde muhafazakar bir ideolojinin olamayacağını da iddia ediyor aslında. En büyük hata da burada yapılıyor.

Oysa dünyada hristiyan demokratlar vb partiler var gelişmiş demokrasilerde.

Başta cumhuriyetçilerimizin bu tür muhafazakar bir ideolojinin varlığı kabul etmesi ve ülkemizde muhafazakar demokrat ideolojinin olabilmesine izin vermeli ve bu ideolojiye saygı duymalıdır. 

Öncelikle bizler bu muhafazakar ve radikal insanların kendi alanlarına dönmeleri ve düşünmelerini ve dindarlık olarak gelişmelerini ve topluma, insanlara ve ailelerine karşı demokratikleşmelerini sağlayacak özgürlükçü bir düzeni savunmalıyız. 

Bu yüzden bugün bu vahim olaylar karşısında asıl düşünmemiz gereken şey, aslında bu olan vahim şeylere sebep olanın da aslında geçmişte tarikat ve cemaatlere uygulanan yasakların ve baskıların sebep olmuş olabileceğidir. 

Tarikat ve Cemaatler Ancak Özgürlükler İçinde Gelişen Demokrat Muhafazakar Partileri Takip Ederek Gelişir  Böylece Demokrasi ve Laikliği Benimser ve Saygı Duyarlar. 


#TarikatveCemaatlerKapatılsın demek bu yüzden en tehlikeli ve yok edici radikalleşmenin yolunu savunmak demektir. Yıllarca bu yöntem benimsendiği için gelinen noktada  6-10 yaşındaki çocukların hayatı karartılmıştır.

Çünkü siz eğer dini örgütlenmeleri ve dini faaliyet amaçlı yapıları, bu bir eğitimde kursta olabilir vakıfta eğer siz bunları yasaklarsanız, bu insanlar bu sefer sizinle merdiven altı yapılarla(yurtlarla vb) ve sizinle aynı alanda, politik arenada radikal muhafazakar siyasi partilerle işbirliği yaparak savaşmayı yani aşırı politik olmayı ve politikacılarla hareket etmeyi seçeceklerdir. 

Yani siz muhafazakar ideolojiyi kabul etmeyip, üstüne birde tarikat ve cemaati yasaklayınca o insanlar dinleri yani kendi örgütlenme yapıları ve  insan ve toplum ilişkileri üzerinde gelişmek yerine,  kendilerine yaşam ve özgürlük alanı açmak için muhafazakar siyasi partileri takip ederek politikada radikalleşerek gelişiyorlar ve takip ettikleri muhafazakar partilerin ölçüsünde veya çok gerisinde gerisinde bir demokrasi yani toplumsal yaşam, adalet, bireysel özgürlük ve yaşam bilinçleri oluyor.

Sonuç olarak  yasaklar bir çözüm değildir, çözüm bu tarikatlere ve cemaatlere gidenlere ülkedeki demokrasi ve laiklik kurallarının benimsetilemesidir. 

Bu başta muhafazakar ideolojiye saygı duymakla başlar ve çeşitli yasalarla  tarikatlaşan/cemaatleşen dini vakıflara demokrasi ve laiklik açısından çeşitli denetlenme şartı getirilebilir ve bu vakıfları açan ve yönetenlere demokrasi ve laiklik eğitimleri bir zorunluluk olarak verilebilir.

İndirim Marketleri( 3 Harfli Marketler) Yüksek Enflasyonu İstismar Ediyor mu?


Marketler ve enflasyon konusu  son bir kaç yıldır gündemden hiç düşmüyor.

En son durum market zincirlerinden biri ile iktidar ittifakı partileri arasındaki ciddi bir gerilime, kavgaya yol açtı ve hatta iş şiddet olaylarına ve çok adi tehditlere kadar vardı.

Peki temel sorun ne gerçekte?

Bu marketleri gerçekten Fetö'mü yönetiyor iktidarı zor durumda bırakmak için yoksa başka sebepler mi var market fiyatlarındaki bu önlenemeyen yükselişte.

Bunları sorgulamak ve tartışmak kavga etmekten ve tehditler etmekten daha mantıklı çünkü kavga eden tarafların bir geçim derdi yok. Sorunu olan halk.

Öncelikle bu marketlerin ekonomi ve hayatımızdaki yeri ve önemi ne ona bakmak lazım
Öncelikle bazı şeylerin adını doğru koymak ve bilmek lazım. 

Yani varsa cehaletimizi gidermeli ekonomiye doğru kavramlarla yaklaşmalıyız.

Komuoyunda özellikle gene cahil halk, siyasetçiler ve onu takip eden ekonomistler tarafından sürekli "3 harfli  marketler" diye takma isimle işaret edilenve doğru konumlandırılmayan  marketlerin sektörde başka bir ismi ve hatta misyonu ve vizyonu var.

"Discount Market" yani İndirim Marketi veya İndirim Marketleri.

Doğru söylenmesi gereken isimleri bu.

Yani bu "3 harfli marketler" denen marketler Migros, Carrefour ile aynı kategoride değiller.
Eğer Google'a İndirim Marketi yazarsanız İndirim Marketi nedir diye bakıp tanımlarını da okuyabilirsiniz.

Gelin birlikte arayıp okuyalım...

Gördüğünüz gibi sokak ağzı ile "3 Harfli Makretler" diye konuştuğumuz marketler, zaten özünde düşük gelirli sınıfın yani halkın lehine çalışan firmalar ve genel olarak kar marjlarının %5-10 arasında olduğu söyleniyor. Zaten bunu sağlamak içinde raf ve bir çok market dizaynında diğer marketlere göre cimri davrandıklarını biliyoruz. Her ne kadar son 1-2 yılda bu değişse de düne kadar bu marketler en düşük maliyetli market dekorasyonunu tercihe ediyorlardı.

Peki o zaman sosyal medyada örneklerini gördüğümüz gibi mesel tuvalet kağınıın 50 tl den 90 tl ye çıkması gibi şyeleri nasıl açıklayabiliriz ve bu indirim marketlerindeki bu tür ani fahiş fiyat artışlarının sebebi veye sebepleri nelerdir?

Baştan ifade edelim burada amacımız bu marketleri aklamakta değil elbette ama bazı fikirleri öne sürmekte fayda var.

1. Muhtemel Sebep : Mevsimsel Geçişler

 Mevsimsel geçişler yüzünden bazı ürünlerde eski stokların bitmesi ile veya yeni ürünlerin üreticilerden yeni yüksek fiyatlarla piyasaya sunulması. 

Yani yağ, kuru üzüm, salça vb ürünlerin yeni sezon ürünü olarak tedariği eski tedarik fiyatlarından farklı ve çok yüksek olacaktır çünkü bu ürünler yeni üretim ve tedarik maliyetleri piyasaya sunulmaktadırlar ve üretim maliyetleri yükselmiştir..

2. Muhtemel Sebep : Zamlanan Enerji Maliyetleri ile Fiyatların Üreticide Artması 

Malum sanayide enerjiye 2-3 ay kadar önce %50 zam geldi. Maalesef bunu kimse dile getirmiyor. 3 ay önce sanayide enerjiye %50 zam geldiyse üretim fiyatları nasıl aynı kalsın sonuçta bütün işletmeler enerji ile üretim veya paketleme yapıyorlar.

3. Muhtemel Sebep : Talebin Artması

Evet  Cumhurbaşkanlığı Strateji ev Bütçe Başkanlığı   tarafından web sitelerinde de açıklanan verilere göre ekonomi %3 civarı büyürken yine açıklanan verilere göre özel tüketim %20 artmış. Kaynak :https://www.sbb.gov.tr/buyume/

Enflasyona rağmen tüketimin düşmeyip artmasının sonucu, bunu fırsat bilen indirim marketleri fiyatlarını arttırıyorlar gibi. Bir ara cezalar ve denetlemeler yüzünden düşen kar oranlarını yeniden dengelemeye çalışıyor gibi ayrıca.

Çünkü malum biliyorsunuz bu indirim marketlerine son 1 yıldır belli bir siyaset ve devlet baskısı vardı ve fiyatlar bu yüzden dengede tutuluyordu sanki. 

Pandemiyi fırsat bilmişlerdi ve şu an talep hala arttığı için market enflasyonu artıyor gibi.

Peki nasıl oluyor bunca alım gücü düşmesine rağmen tüketim artıyor? derseniz gerçi bu yarı bir konu ama onunda mantıklı bir açıklaması var. Yabancılar talebi arttırıyor. Ülkemize savaş yüzünden göç eden rus, ukraynalılar  ve mevcut araplar, afrikalılar ve balkanlardan gelen yerleşik insanlar tüketimi fiyat gözeteyen alışverişleri ile farklı şekilde arttıryor.

Malum akdenizde şuan oteller bile hala açık ve insanlar buralarda sezonluk ev gibi yaşıyorlar ve herşey dahil sistemi ile otellerde bolca gıda ve temizlik ürünlerini tüketiyorlar.

4. Asgari Ücret Beklentisi Artışı 

En kötü senaryo bu evet asgari ücretin zamlanması yaklaşırken, bu indirim marketleri asgari ücretin artmasından sonra zam yapıp suçlanmak yerine önden zam yapmayı tercih ediyor olabilirler.

5. Hepsi... 

Evet, yukarda saydığımız tüm sebeplerin hepsi var bu sebeplerin arasında ve sadece birisi baskında değil yani bu sebeplerin her biri %20-25 etken... Yani biri olmasa bile bile fiyatlar yüksek olmaya devam edecek kaldı ki enflasyon zaten reel olarak  %150 nin üstünde seyrediyor ve kış mevsimine girdik enerji, personel ve üretim maliyetleride firmalarca ürün fiyatlarına eklendi.

Sonuç :

Sonuç olarak, bu indirim marketlerinin yumurta et süt gibi ürünlerde kendi aralarında anlaşarak aynı tek fiyat ile tekelcilik yaptıkları bilinse de, bu marketlerin genel tüm marketler ile rekabeti ve özellikle indirim marketi olmayan Migros ve Carrefour gibi marketlerle karşı ciddi bir rekabet içinde olması aslında olmadıkları senaryoda muhtemel çok yüksek enflasyonlardan koruyor olabilir halkı. Çünkü bu rekabetin olmadığı; Migros, bakkal ve bakkal benzeri toptancıların olduğu 90'lar da hem ürünlerde istenen çeşit azdı hemde fiyatlar çok fahiş olabiliyordu. 

Ayrıca mevcut fiyat politikalarını beğenmesek de, şu anki bu indirim marketleri hem vergi verme açısından hemde sağladıkları 500 bin civarındaki istihdam ile ülkedeki işsizliği de hatırı sayılır oranda engelliyorlar.

2 Aralık 2022 Cuma

29 Kasım 2022 Salı

Asgari Ücret Bölgesel Olmalıdır.


Normal şartlarda serbest piyasa ekonomisinde asgari ücret uygulaması olmamalıdır ve piyasanın kendi dinamikeri olan işçi ve işverene bırakılmalıdır.

Eğer devletin belirlediği bir asgari ücret yani taban bir ücret olacaksa da, Asgari Ücret'in bölgesel olması düşünülmek zorundadır.

Çünkü; örneğin Muş ile İstanbul'da ev kiraları aynı değildir ve toplam geçim maliyeti aynı değildir

Mevcut ekonomik şartlarda Marmara'da 10000 tl diğer bölgelerde ise 7-8000 tl olmalıdır. Böylece sanayici de gidip istihdamın az olduğu gelişmemiş bölgelere yatırım yapabilir.

Bu aynı zamanda yılladır yapılmak istenen doğuya anadoluya yatırımı teşvik de olacaktır.

Dahası bu sadece Marmara ve diğer bölgeler şeklinde değil, asgari ücret her bölgede farklı belirlenebilir ve buda bölge illerinde bulunan işçi ve işveren sendikaları ile birlikte devletin hakemliğinde yapılabilir.

Ayrıca istisna olarak Büyük Şehirlere özel bir asgari ücrette çıkarılabilir. Örneğin Antep'teki asgari ücret nüfusun daha az olduğu Hakkari'ye göre farklı olabilir.

Bu tür bir uygulamanın yüksek asgari ücret olan büyük şehirlere doğru göçe sebep olacağı kaygısı ise yersizdir.

Çünkü eğer bu şekilde Asgari Ücret büyük şehirlerdeki geçim şartlarına ve özellikle de ev kiralarına göre belirlenmeye devam ederse, bunun sonucunda asgari ücreti İstanbul'da da 10000 TL Muş'ta da 10000 TL yaparsanız Muş'taki girişimci veya işletmeci maliyet hesabı yapacakar; nakliye, enerji vb iklim şartları bölgesel pazar büyüklüğü gibi maliyetlerin de hesabı sonucu zarar edeceğini veya çok az kazanacağını düşünüp ve o işi kurmayabilir veya kursa bile asgari ücretin 10000 tl olması yüzünden 10 kisi yerine 5-6 kisi calıştırabilir.

Sonuç olarak, bu yüzden Muş'ta yeterince isletme ve fabrika olamadığı veya yüksek bulunan asgari ücretleri yüzünden yeterince yeni istihdam sağlanamadığı için oluşacak krizde mevcut işverenlerde 10000 lira vermemek için işçi çıkarabilir ve böylece bölgesel doğal işsizlikten dolayı insanlar büyük şehre göçebilirler..

Bu anlamda asgari ücretin bölgesel farklılık göstermesi bir göç riski oluşturmaz aksine tersine göçe de sebep olur.

2 Ekim 2022 Pazar

6'lı Masa Ortak Bir Aday Çıkarmak Zorunda Değil


Genel seçime 1 yıldan az kaldı ve iktidar olma yarışı giderek büyüyor. Eski Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı olan sistem kaldırıldığı ve sadece başkanlık sistemine geçildiği için en az %51 gerekiyor başkan seçilmek için ve Ak Parti dahil bunu tek başına başaracak  bir parti yok bu yüzden seçime birden fazla ittifaklarla giriliyor.

Muhalefet cephesindeki en büyük ittifak 6'lı ittifak ve ortada büyük bir gürültü var çünkü Türkiye tarihinden muhtemelen ilk defa 6 parti bir araya geliyor.

Amaç seçimi başkanlığı bir ittifak olarak kazanmak ve eski başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı ikili sistemine geçmek ve bu sisteme geri dönüşe de "güçlü parlementer sistem" deniyor. Buna göre meclis daha öne çıkacak tekrar ve bir uzlaşı ile ülke yönetilecek tek adam(başkanlık sistemine) göre..

Ama sorun şu ki henüz muhalefet tek başına ortak bir aday çıkaramadı ve bun sebeplerini iki tane yazımızda anlattık detaylıca. Oradan okuyabilirsiniz neden 6'lı masadan halkın istediği bir adayın çıkaramayacağının tüm iyi niyete rağmen neden mümkün olsa bile sağlıklı olmayacağının detaylıca açıklaması var..

Bu yazıda size zaten o analizlerde de anlattığımız şeyin doğal ve olması gereken sonucunu analiz edeceğiz ve ortak bir aday çıkarmanın neden gereksizce ve aptal olduğunu anlamamız gerektiğinden bahsedeceğiz.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi 6'lı masa Millet İttifakı'nın asıl amacı parlementer sistem geçiş için bir ortak hareket ve konsensüs sağlamak. O zaman asıl amaç buysa neden ortak bir aday çıkarmak gerekiyor? Diyeceksiniz ki kazanmak için? Ortak aday çıkarmadan da kazanılabilir?

Hedef zaten parlementer sisteme geçişse, kısa süreli görev yapacak bu yeni başkanın nasıl seçileceğinin ve ittifaktan kim olduğunun ne önemi var?

6'lı masada herkes kendisi aday olur ve 2. turda en çok oy alan 6'lı masa ittifakındaki lidere oy verilir ve kazanılır. Zaten her koşulda Erdoğan'ın ilk turda %51 ile seçilemeyeceği kesin gibi.

 

 

26 Eylül 2022 Pazartesi

Sadece Sığınmacı ve Kaçakları Değil Yasal Yerleşik Fazlalık Yabancıları da Ülkemizde İstememeliyiz.



Eğer huzurlu, sakin, refah içinde ve ev kiralarının normal olduğu bir ülke istiyorsak, sadece mülteci ve kaçakları değil, yasal olarak ülkemizde bulunan yabancıları da büyük oranla ülkemizde istememek zorundayız. 

Bu bir ırkçılık değildir. Bu ülkenin nimetlerini ilk önce ve sürekli yaşama hakkının ülkemizdeki doğan yerli vatandaşımızda olduğunu savunmaktır ve bu en doğal ve insani hakkımız ve önceliğimizdir...

Bir Alman bir İngiliz veya Rus zaten 50 yıldır aynı belli standartta ülkesinin keyfini çıkarıyor iyi kötü ama biz son 70-80 senedir ülkemizin iyi bir zamanını göremedik, eşit ve adilce paylaşım ve yaşam kalitesi adına. 

Eğer bizim ülkemizde sene 2022 de bir araştırmaya göre halkın %67 tatili yapamazken, ve hayatı boyunca Bodrum'da daha bir kez tatil yapamamışsa veya Kadıköy'de hiç yaşamamışsa, boğazda bir kez yemek yiyememişse, yabancı neden bunu ondan önce yaşasın veya gelip çalışarak veya vatandaşlık satın alarak ülkemize yerleşik şekilde bunları yaşasın kiralık/satılık ev fiyatlarının artmasına da sebep olsun...? 

Temel soru bu...

Kiralık/satılık ev fiyatları malum en büyük sorunlarımızdan birisi. 

Bunun sebepleri ise toplumda söylendiği gibi sadece paragöz ev sahipleri değil sadece...  Enflasyon ve dövizle ilgili de değil

Bunun asıl sebebi belli; asıl sebep, ülkemizde yaşayan yasal ve yasal olmayan yabancılar...

Ülkemizde yasal olarak bulunan yabancı nüfusu %3'ü geçmemeli


Sığınmacılar bir yana İstanbul'da sadece 1 milyon 250 bin yasal çalışma ve oturma izni olan yabancı var ve en az 3-4 milyondan mülteci ve yasa dışı olarak yaşayan kaçak var... Ve malum birde vatandaşlık satıyoruz ev alana.

Bunların hepsi kiraların ve satılık ev fiyatlarının fahişleşmesinin ana sebebi. Çünkü bu yabancılar ev kiralarken veya satın alırken daha çok daha fazlasını veriyorlar Türk vatandaşlarının verdiğine kıyasla ve bir piyasa oluşturan piyasayı dengeleyen bir davranışları yok.

Bu berbat durumun bir an değişmesi için, ilk önce ev alana vatandaşlık satışının durdurulması ve mülteci ve kaçakların önce ülkelerine gönderilmesi ve sonrasında yasal oturma ve çalışma izni verilecek yabancı insan sayısının il nüfusuna göre yüzde olarak belirlenmesi gerekiyor. 

Mülteci ve kaçakların Esad'la ve Taliban rejimi ile görüşülüp anlaşılıp ülkelerin gönderilmesi çok basit ve net çözüm ve en kısa zamanda yapılabilir. 

Bunun devamında her il de yaşayacak yasal oturma ve çalışma izni verilecek yabancı sayısı oranı da belirlenmeli. Bu toplamda %3'ü geçmemeli.. Yani İstanbul'daki her 100 kişiden en fazla 3'ü yabancı olabilir ve çalışma ve ikametgah alabilir. 

Bu yüzden İstanbul'da sadece yasal oturma izni olan 1 milyon 250 bin yabancı oran olarak nüfusa göre çok fazla. Çünkü bunların çoğu da tek başına yaşıyor veya en  fazla 2 kişi ve yarısını hesaplayınca bile 600 bin tane ev işgal altında yabancılar tarafından. 600 bin eve fazla fazla kira veren yabancı demek kiraların fahiş şekilde artması ve ev sayısının azalması demek Türk vatandaşları için.

İstanbul  yasal olarak bulunanlarla beraber 16-17 milyon kişi ve buna ek olarak kaçak ve mültecilerle 20 milyonun üzerinde. Bu İstanbul'un kaldıracağı bir yük değil. Yasal yabancı sayısı en fazla 300 bin olabilir. 

Böylece evlere talep düşecek ve kiralık ve satılık fiyatları düşecektir. Bu bu kadar basittir.


13 Eylül 2022 Salı

Ergin Ataman ve Hidayet Türkoğlu Neden Eleştirilmiyor?




Basketbol veya Futbol Milli Takımlarımız başka ülklerinki gibi bir anlam taşımıyor bizim ülkemiz için

Ülkemizde o kadar kötü bir ekonomik siyasi sosyal ortam ve şartlar var ki, insanlarımız sporu Almanlar veya Fransızlar gibi keyif alınacak ayrıca "bakın biz sporda da siz diğer ülkelerden çok üstünüz diyecek" şekilde değil, tamamen ülke gerçeklerinden bir kaçış ve mecburi bir mutluluk kaynağı olarak görüyorlar.

Bu yüzden bu spor branşlarında avrupa ve dünya şampiyonaları gerçekten bizim için çok anlamlı.

Milliyetçilik veya vatanseverlik anlamında değil, tamamen bu anlamda çok anlamlı; çünkü bizim biraz mutlu olmaya ve en çok birlikte mutlu olmaya ihtiyacımız.

Voleybolda çok başarılıyız ama maalesef popüler bir voleybol kültürümüz maalesef yok.

Gel gelelim ne futbol ne de basketbolda son 10-15 yıldır bir başarımız yok. 

Fazla uzatmadan esas konuya da gelelim, malum Cedi Osman eksenli konuşulan bir başarısızlık yaşadık basketbolda -ki kadro ve jenerasyon olarak gerçekten büyük bir potansiyelimiz vardı.

Çünkü oyuncularımızın hepsi avrupa ve dünyanın en üst klasmanında oynayan oyuncular ve hepsi çok yetenekli ve potansiyelli ve basketbolda 20 yıl öncesinden başlayan bir final oynama ve kupalar alma durumlarımız var. Bu yüzden hedeflerimiz çok ileri düzeyde artık..

Türk İnternet Spor Medyasına Bu Utanç Yeter: Hidayet ve ATAMAN dışında herkesi kıyasıya eleştiriyorlar...

Bu potansiyeli ortaya çıkarmak için, ise maalesef federasyonları yönetenler hem futbolda hemde basketbolda çok bariz ve kişisel tercihli yanlış işler yapıyorlar ve kimse hala çıkıp bunları söylemiyor.

Bunu tam olarak eleştiremeyen bizim internete taşınan spor medyamız içinde büyük utanç kaynağı.

Ülkemizin 85 milyon nüfusu olan bir basketbol ülkesi olarak artık yabancı devşirme bir guarda ihtiyacı olmadığı halde, federasyon ısrarla bir yabancıyı dilimizi kültürümüzü bilmeyen, bu topraklardan olmayan birini soyumuzdan gelmeyen; okyanus ötelerinde doğmuş yaşamış birilerini takıma lider yapmaya çalışıyor.

"Bizden point guard/oyun kurucu çıkmıyor/yetişmiyor" hakareti son 10 yılda malum ayyuka çıktı ve milli takım düzeyinde final oynayamayıp kupa alamayışımız büyük ölçüde buna bağlandı.

Eski NBA oyuncumuz Federasyon başkanı Hidayet'in de buna inanıp devşirme sevdasına kapılması yüzünden çok kötü bir noktaya geldik

Örneğin bu turnuvada koç kenarda molalarda İngilizce konuşuyor, böyle bir Türk Milli Takım olamaz. Olur diyen gitsin devşirmelerin esas memleketlerinde Larkin'in memleketinde yaşasınlar, federasyon yönetmesinler. Bu ırkçılık falan değil burası 1 milyon nüfuslu avrupa ülkesi değil buradan her türlü oyun kurucu da pivotta çıkar... Bu 85 milyon ülkenin gençlerinin hakkını savunmaktır.

Hadi devşirme hatasını yaptın. Bu da yetmiyormuş gibi, daha önce denenmiş ve başarısız olan ve ülkede politik, kavgacı ve sivri çıkışları olan ve bu yüzden toplamda sevmeyeni çok olan ve tüm ülkeye hitap edemeyecek  bir koçu Ergin ATAMAN'ı sırf eurolig başarısı yüzünden koç yapıyorlar.

En baştan hata yapıldı! Aynı iktidar partisi gibi kutuplaştırıcı kibirli dili olan ATAMAN'ı Milli Takım'ın başına getirmek takıma zaten başarısızlığın garantisiydi. Bakın Ergin ATAMAN'ın dili o kadar zehirli ki, Buğrahan'a bile sirayet etti ve Buğrahan büyük hata yaptı Cedi'ye...

Bütün bunlar adeta bile bile yapılıp, aslında tamamen bir tür kumar oynanıp, top yekün ulusal bir kimya bir ruh ve birliktelik kazandırılmadan, bu masum ve vefalı gençlerimizi 2 aylık kampa sokup sonra yurt dışındaki turnuvalara gönderip avrupa ve dünyada üst düzey başarı kazanılacağı sanıyorlar.

Hayrola bu da yeni bir tek adam sultası mı sporda?

İşin en acı yanı, yukarda yazdığımı bütün bu gerçekleri kısmen veya tamamen bilenler, zaten artık basketbol spor medyamızda artık internete taşındığı ve orada da sponsor ve reklam gelirleri çok önemli olduğu için belkide,  "aman kimseyi huylandırmayalım, herkese hitap edelim kimse bize kızmasın Ergin Ataman'a laf etmeyelim Efes'li ve Galarasaray'lılar kızmasın yoksa izlemezler veya ama federasyondan bize kızar" diye ne Hidayet'i ne de Ergin ATAMAN'ı eleştiremiyorlar.

Bu demokrasi olan bir ülkede büyük bir utançtır spor medyamıza.

Beyler ve bayanlar korkmayın asıl böyle davrandığınız için kimse sizi izlemiyor. Bakın 10.000 -500000 arası abonesi olan kanallarınızda güncel sıcağı sıcağına Milli takım analizleriniz 100'de 10 bile izlenmiyor. 

Bir türlü "Ergin Ataman'la ve Hidayet Türkoğlu başarısız oldular ve sorumluluğu almalı ve ikiside istifa etmeli" diyemiyorsanız bu başlıkları videolarınıza atamıyorsanız sizi kimse izlemeyecek.

Kendi kendinize konuşacaksınız maalesef ve maalesef en fazla sponsorların verdiği çerezleri  yiyeceksiniz.

Socrates Dergi, Sports Digitale, NutSpor, Nesine.com, ve Bilyoner.com da progrma yapan basketbol yorumcularımız, Stop Medya Press evet sözümüz sizlere ve adını sayamadıklarımız olarak hepinize...


12 Eylül 2022 Pazartesi

Cedi Osman'a Bu Haksızlığı Hakaretleri Yapmamalısınız! Neden mi?


Cedi Osman'a yapılan çok cahilce bir linçtir. Lince bir haklı sebep de yoktur. Çünkü kasıtlı yapılan bir şey yoktur. Maç sonrası eşi Ebru Şahin de bir kadın/anne iç güdüsü ile eşini en zor zamanında ölçüsünü kaçırarak savunmuştur. Takılmamak gerek bunlara. Buğrahan da ATAMAN ın gazına gelmiştir ve yaptığı hatadır.

Gelelim esaslı diğer gerçeklere...

Açık ve net olalım. Bugün Cedi Osman'a sahip olmasak asla ne avrupa şampiyonluğu finali hayali kurabilecek halde oluruz ne de ABD'yi ile son topa kalacak bir takımımız olur. Bu potansiyel varsa bu takımda en az %40'ı Cedi Osman'ın varlığıdır.

Neden mi? Buyurun bilimsel kanıtları :

"Kaybettiğimiz gürcistan maçında cedinin sahada olduğu 44 dakika 30 saniyede +5ken cedinin oynamadığı 5 dakika 30 saniyede -10muşuz. Yine kaybettiğimiz ispanya maçında alperenden sonra en yüksek efficiency ratinge sahip oyuncumuz cediymiş. Bugün oynana fransa maçında 45 dakikanın 40 dakika 52 saniyesi oyunda kalmış ve cedi sahadayken fransayı 8 sayıyla yenmişiz. Onun sahada olmadığı 4 dakika 8 saniyede ise 9 sayı fark yemişiz. Evet foulleri kaçırması hem de 3 sene sonra yine kritik yerde kaçırması herkesi çok kızdırmış olabilir Ama 1den 4e kadar her pozisyonu savunabilen, sahada olduğunda bu kadar katkı sağlayan belki de 2. bir oyuncumuz yok. Cediye kızılır tepki gösterilebilir ama o sahada olmasaydı bugün ilk yarıdan maç biter 2. yarı rotasyon oyuncularını izlerdik." Kaynak : https://twitter.com/Kevin4Parker/





20-25 yıl Milli Takım basketbolu izleyen birinin göreceği şey, Cedi Osman Milli Takıma gelmiş geçmiş hem savunmada hemde hücumda en üst performans veren canını dişine takan ilk 3 mücadeleci oyuncudan biridir hatta 1.sidir.

Fransa Maçınıda Savunma ve Kritik Sayıları ile Hezimet Olmaktan Kurtaran Oydu!





Ergin Ataman 'ın berbat koçluğunu örtecek şekilde Cedi OSMAN'a haksızlık yapmaktan vazgeçin. İktidarı bırakıp muhalefeti eleştirmek gibi bir aptallık bu. Cedi turnuvanın başından beri savunma ve hücumda özverisi ile kritik üçlük ve turnikeleri ile takımımızı hep maçlarda tuttu!



Ergin Ataman ve Hidayet Türkoğlu ve Ekibi Sorumludur Başarısızlıktan

Gelelim esaslı asıl diğer konulara!

Magazini bırakıp Ergin Ataman 'ın koçluk hatalarını son top yönetimi başarızlıklarını ne zaman konuşacağız? En basitinden Fransa maçına alalım, içeri penetre ile maçı erkenden bitirecek tüm yeteneklerimiz olduğu halde rakibi 5 faulden dışarı çıkartacaken bu yönde bir telkin yoktu

Daha ilerisini; federasyonun hatalarını Hidayet Türkoğlu'nun ters tepen, yanlış ve gereksiz olduğu ortaya çıkan devşirme sevdasını ne zaman konuşacağız?Bırakalım magazini bu jenerasyon final oynayacak yeteneğe sahip. Boşa harcatmayalım bir başkan ve koçla bu spor potansiyelimizi.

Daha açık ifade edelim Larkin'siz bir milli takıma asla ama asla inanmıyordu Ergin Ataman. Bugün zaten benchteki ve basın toplantısındaki tüm hal ve hareketlerinden koyvermişliğinden bu çok belliydi. Ne gerek var dedi 6 saniye için set çizmeye. İstifa etmelidir derhal hemen.

Cedi'yi konuşmak boşa bu turu geçsek bile bu kenar yönetimi ile farklı mağlup olacaktık çeyrek finalde. Larkin'den başka oyuncumuza inanmayan bir koçumuz var. Uyanın bu saçma rüyadan. Cedi bizi muhtemel büyük bir farklı mağlubiyetten kurtardı belkide çeyrek finaldeki.

Özetle

"Bizden guard çıkmıyor/yetişmiyor" diye sürekli devşirmeler pesinde kosan, 85 milyonluk nüfuslu bir ülkenin gençlerine bu şekilde aleni şekilde hakaret eden NBA görmüş Federasyon Başkanı Hidayet'i ve ekibi Kerem Tunceri ve Ömer Onan'ı ve "büyük koç" olarak devşirme Larkin'den büyük performanslar ve şampiyonluk uman Ataman'ın Buğrahan tarafindan göstere göstere rezil edilmesi bu maçı kazanmaktan daha değerliydi.

Cedi Osman her şeye rağmen bizim Milli Takımımızın en önemli parçalarından biri ve onla gurur duyup onu desteklemeye seyretmeye devam edeceğiz. Bizi her anlamda dünyada cesurca ve güzel bir kişilikle temsil etti. Tıpkı atamızın sporcularla ilgili özlü sözündeki gibi bir sporcu o!

Biz taraftarlara gelince, takımlarında zar zor süre alan tüm oyuncularımızın avrupa/dünya basketbolunu en iyi takımlarını elleri ayaklarına dolanmadan yenmelerini hele bu devşirme sevici federasyon/koç eşliğinde bunu yapmalarını beklemek haksızlık olur. Hepsi cesurca savaştılar

4 Eylül 2022 Pazar

Muharrem İnce'den Neden Olmaz!

 


Cumhurbaşkanlığı seçimindeki hayal kırıklığı yaratan "adam kazandı" çıkışı ile epey eleştirildi ve kaybeden olarak bir süre kendisini siyasette göremedik ve daha sonrasında CHP'den ayrılıp kendi partisini kurdu. Uzun zamandır kendini açıklamaya ve o gün neler olduğunu anlatmaya çalışıyor.

En son, Babala TV - Açık Mikrofon yayınında kendisini tam olarak ifade etti ve bu anlamda kendisi hakkında kafalarda pek bir soru kalmadı o döneme dair, ama görünen o ki başka başka büyük sorunlar var kendisiyle ilgili -ki asıl bu noktada büyük hayal kırıklığı yaratacak gibi.

Anlaşılan Geçen Sürede Hala Kendini Geliştirememiş. 

20 yıla yakın vekil hayatı olan ve artık bir parti başkanı olarak, tüm sorunlara karşı çözümleri hazir şekilde her konuda takır takır detaylıca konuşması gerekirken, olaylara sadece makro, yani büyük boyutta yaklaşan ama detaylı cevapları olmayan bir siyasetçi olarak gözüktü..

Mesela bu program üzerinden gidelim, bir genç çıkıp "öğrencilere verilen bursla Kredi Yurtlar Kurumunun aylık yurt ücreti İLE arasında 50 tl fark var, kuru ekmekle bile 1 ay geçinmeye yetmiyor" diyor ve bu soruya çıkıp, ısrarla kaçılan istenmeyen tek adam mantığı ile adeta 'yıkacağım-yapacağım' söylemleri ile "TOKİ sadece yurt yapacak yurt işi bitene kadar başka hiç birşey yapmayacak" diyebiliyor.. Yani çok yurt yapacak, ama ne kadar olacağı fiyatı ve öğrencinin ne yiyeceği belli değil. 

20 yıllık Tecrübesi Olan Reformcu Olduğunu İddia Eden Bir Siyasetçi Bu Kadar Vasat Olamaz!

Halk olarak 20 yıla yakın asgari ücretin 10-20 katı maaş verdiğimiz, toplamda kendisine milyonlarca verip-harcayıp, en lüks içinde yaşatıp pastırma kaymak ile besleyip rakı balık içirdiğimiz; böyle dersine hiç çalışmayan 20 yıllık üst düzey siyaset hayatı olan bir siyasetçi olabilir mi?


Bazı çıkışları var ki; yani bu kadar mı, bu sorunun cevabı bu kadar basit mi dedirtiyor? Neden şunu diyecek aklı ve çalışması yok acaba? 'Evet, burada ciddi bir sorun var,  parti olarak farkındayız ve en son öğrencilerde zaten parklarda yatarak bu sorunu protesto da ettiler ve maalesef öğrencilerimiz tamamen ailelerine muhtaç bırakılıyor - ki zaten ailelerinin de durumu yok çoğusunun bu yüzden gelir gelmez yurt ücretlerini sembolik hale getirip her öğrenciye ya yurt vereceğiz, ayrıca onlara yeme içme ulaşım masraflarını karşılayacak kadar burs vereceğiz ayrıca kredi de vereceğiz isteyene' diyemiyor. Bunu Muharrem İNCE düşünüp söylemeyecekte MHP başkanı mı söyleyecek?

Ya da sokak köpekleri konusunda, köpekler çeteleşmiş şehir-ilce merkezlerinde bile çocuk yetişkin avlıyor parçalıyor, kaç tane genç ve çocuk öldü ve 20 yıllık iktidar bu konuda hiç bir şey yapmamış ne kısırlaştırma ne de başka bir barınak çözümü ve Muharrem İnce 85 milyonun hayatını terör gibi tehdit eden bir konuda "hayvan sahiplenelim çözülsün bu sorun" diyor.



Hay aklımıza sıçalım nasıl düşünemedik şimdiye kadar? Nasıl olacak o iş? Kurbanlık seçer gibi gidip çeteleşmiş vahşi köpeklerin arasından biri seçip koyun gibi sırtlayıp eve mi götüreceğiz.  Böyle bir aymazlık olamaz, 20 yıllık bir vekil bu kadar zırvalayamaz . Kaç çocuk ve genç ve yetişkin köpekler saldırısından dolayı öldü bundan haberi  var mı? Niye bu kadar kısa kesiyor acaba? Ve gayet umursamazca üstelik "daha fazla uzatmayacağım" diyor.  Neden? Yoksa "hayvansever modern cumhuriyetçi"lerin tepkilerini çekmemek ve oylarını kaybetmemek için mi? Muhtemelen öyle.

Kendisi MİT korumasındaymış zaten bu güvenlikle gezdiği için sokak köpekleri tehdidi altında değil.  (Dipnot : Soruyu insan hayatı hiç önemsizmiş gibi soran kişiye de yazıklar olsun ve umarız kendisi veya ailesinden biri bu çeteleşmiş vahşi köpeklerin tehdidi saldırısı altında kalır o zaman empati kurabilir. Elbette sürüleşmis ve vahşi saldırgan köpeklere veya başka canlılara karşı bir haritalama gibi çözüm haktır ve bu şu an köpek terörüne karşı önleyici bir haktır. )

Muharrem İnce ile ilgili bu örnekler o kadar fazla ki bu yazı da değinirsek çok uzar. Örneğin biri çıkıp ülkemizin Ukrayna Rusya politikasını soruyor ve iktidarın politikasını savunuyor ama sebepleri nelerdir? Bu yok!

Kendiyle ve CHP ve Makro Siyaset ile İlgili Şeylerde Son Derece Detaycı Uzman Ama Toplumsal ve Güncel Konularda Epey Sığ Düşünceli

Bu program özelinde kendi kişisel konuları dışında bütün sorulara karşı aynı yetersiz cevapları verdi. Halk olarak 20 yıla yakın vekil maaşı verdiğimiz, en ayrıcalıklı şekilde besleyip yedirip içirdiğimiz bir kişi hiçbir konuda maalesef detaylı şekilde aklından detay çözüm sunamıyor. 

Anlaşılan o ki, eğitiminden dolayı donanımlı olduğu nano teknoloji fizik ve nükleer enerji vs dışında odaklandığı ve detaylı olarak çözümlerle tek tek konuşacağı hazırlıklı olduğu bir konu yok. Ve işin daha acı ve kötüsü iyi bir hatip olduğunu söyleyerek hatipliği ile övünüyor ve iyi hatip olan 20 yıllık bir lideri yenmek istediğini söylüyor.

Kısaca Muharrem İnce 1990'lardan kalma lise öğretmenlerine benziyor. O dönem lise okuyanlar bilir. Her lise de mutlaka bir kaç tane böyle Muharrem İnce gibi kendince epey idealist görünen aslında epey arıza öğretmen vardır; öfkeli yüzüyle kendi tarzını ve bildiklerini dayatan...

Eksileri:

Siyasi nezaketten yoksun. 20 yıllık üst düzey siyaset tecrübesi bu kadar tahmin edilemez üsluplu olamaz!

Tüm üslubunda neredeyse çok sert eleştirdiği iktidar ve muhalefetinki kadar dayatmacı ve "yakarım yaparım" dili var. Yeni bir tek adam gibi görünüyor.

Öfke problemi var. Profesyonel yardıma ihtiyacı var.

Zor dizginlediği ve azlatmaya çalıştığı kibirli bir tarzı ve kişiliği var. Belli oluyor.

İletişim sorunları var. Profesyonel siyasi iletişim danışmanlığına ihtiyacı var.

Çözümleri hep geleceğe dair vizyonu ile ilgili. Güncel ve temel problemlere dair hazırlığı ve çalışması yok veya anlatacak kadar çalışmamış. Örnek yukarıda bahsettiğimiz yurt ve sokak hayvanları konusundaki ifadelerini hatırlayınız.

Artıları :

Son 20 yılda yaşanan haksızlıklar hukuksuzluklar siyaset oyunları konularında iyi bir gözlemci ve önemli sağlam gerçekleri deşifre edip anlatabiliyor. HSYK konusu gibi.

Dipnot : Bu yazı CHP ile organik bağı olmayan ve Kılıçdaroğlu yönetimini de hiç sevmeyen biri tarafından bağımsız olarak kaleme alınmıştır.


13 Ağustos 2022 Cumartesi

Ümit Özdağ'a Bir Türlü Sorulmayan Soru: Militarist misiniz?




Türkiye'de halkımızın da siyasetçilerin de cehaletleri ve çıkmazları yıllardır hep aynı ve bazı konularda toplum olarak hiç mi hiç değişmiyor ve gelişmiyoruz. Hep aynı gereksiz, sahte, iki yüzlü ve inkarcı kişi ve konular var ülke siyasetimizde. 

Ülke olarak ülkemize dair ne kadar temel sorun varsa, bunlar genelde hem iktidar hem muhalefet tarafından birlikte inkar ediliyor ve sadece kişiler ve onların yanlışları konuşuluyor. Temel konularda sorunların kaynağına kavramsal ve ilkesel olarak derinlemesine inilmiyor ve böylece ülke siyaseti yıllardır siyasetçilerin kişisel kavgaları, dayatmaları ile yüzeysel bir biçimde geçiyor. 

Bu yüzden hiç bir temel sorunun üzerinde ilkesel olarak uzlaşamıyor ve giderek kanserleşen sorunlarımızı bir türlü çözemiyoruz.

Malum, bu aralar Türkiye siyasetinde farklı bir şeyler oluyor; bir parti ve bir isim ülkede çarpıcı şekilde konulara derinlemesine bakışı ve ilkesel söylemleri ile öne çıkıp, halkın büyük desteğini alıyor. Bu parti eleştirileri ve vaadleri ile iktidardan çok, mevcut; yıllardır değişmeyen ve gelişmeyen muhalefeti de değişime zorluyor.

Bu isim malum Ümit ÖZDAĞ.

Deyim yerindeyse siyasette bir Ümit Özdağ fırtınası esiyor; özellikle internette, o ve onun partisi hakkında  çok büyük tartışmalar dönüyor. 

Son 10-15 yıldır hep aynı muhalefet liderlerini ve aynı siyaset tarzını gördüğümüz için belkide, Ümit ÖZDAĞ farklı tarzı ile ilgi gören bir parti lideri olarak çok fazla dikkat çekiyor. Özellikle YouTube kanalları onu çok fazla konuk ediyor. Onunla yapılan söyleşiler yüksek tansiyonlu geçiyor ve gördüğümüz kadarıyla sohbetlerde ona hep aynı şeyler soruluyor.  Ve onu eleştirmek için, genelde aynı yerden; aşırı milliyetçilik yani ırkçılık vurulmaya çalışılıyor; .

Tamda ve sanki halkın tek derdi ve esas merak ettiği ve en çok duymak istediği vaad buymuş gibi sürekli kendisine "ırkçı mısınız?" diye sorular soruluyor ve o da her seferinde kendisini "hayır" diyerek savunuyor ve Atatürk milliyetçiliğini esas aldığını ekleyerek, normal bir vatansever olduğunu dile getiriyor.

Bu olup bitenleri izleyenlerden hiç kimse de çıkıp : "Bu sorduğunuz soru da bir şey mi ?" demiyorlar.

Çünkü; komüniste devrimci misiniz, liberale toplumculuk karşıtı mısınız ya da muhafazakara yasakçı mısınız diye sormak kadar saçma bir soru aslında bu... 

Elbette milliyetçiler  az veya çok bir noktaya kadar ırkçıdırlar.  Çünkü milliyetçilik dozu çok kolay ayarlanabilen bir ideoloji değil, tıpkı muhafazakarlık gibi içinde çokça inanç ve fanatizm vardır. Bu yüzden birine ırkçı mısınız diye sorup samimi bir cevap almayı beklemekte büyük aptallık örneği.

Bu yüzden Ümit Özdağ'a sorulan bu soru çok gereksiz ve faydasız aslında.

Ümit ÖZDAĞ Kimdir?


Ümit Özdağ'ın babası, malum ülkemizin ilk kez demokratik siyasi hayata geçişinin devamında olan ve sonrasında demokrasimizin bir türlü tam anlamıyla oluşamamasına sebep olan "27 Mayıs 1960 Darbesi"ni yapan Milli Birlik Komitesi adlı cuntanın içinde fiilen yer alan subaylarından birisi. Yani Ümit ÖZDAĞ'ın babası demokrasiye inanmayan bir darbeciydi. (Cunta, yönetime kuvvet kullanarak el koyan askerî ya da siyasi grup)

Ümit ÖZDAĞ ayrıca yakın zamana kadar yine bu darbeyi yapanlar içinde yer alan, Milli Birlik Komitesi'de yer alan, sonrası MHP'yi kuran eski bir subay Alparslan TÜRKEŞ'in partisi olan MHP'nin bir milletvekili idi ve MHP'den atıldıktan sonra İyi Parti'nin kurucuları arasında yer aldı ve sonrasında oradan da ayrılıp kendi partisini kurdu.

Ümit Özdağ'a Asıl Sorulması Gereken Soru: Militarist misiniz?

Bu yüzden kendisine sorulması gereken asıl soru : "Militarist misiniz?" olabilirdi  veya ikinci bir soru olarak "Derin devletçi misiniz?" diye de sorulabilirdi.

Militarizm Nedir?

Militarist misiniz? diye sormak, bilmeyenler için anlatalım kısaca, militarizm; en iyi yönetim biçimin demokratik sivil bir yönetim değil, askeri yönetim olduğunu savunan veya direkt yönetemese de askerin siyasette bir şekilde yer aldığı ve ülkemizdeki gibi ülkenin güvenliği kadar rejiminde teminatı olarak var olmasını ve demokrasiye çok fazla güvenilmemesi gerektiğini savunan görüş. 

Bu yüzden Ümit Özdağ'ın kendisine : "Tam bir demokrat mısınız ve halkın demokratik terchine karşı demokratik olmayan şekillerde siyaset yapar mısınız ve nereye kadar demokratsınız?" diye sormak daha doğru olurdu.

Çünkü; Atatürk Milliyetçiliği ülkemizde geçen son 50-60 yıl içinde, ilk darbe olan 27 Mayıs 1960 darbesinden bu yana, hep militarist amaçlarla istismar edilmiş; ülke demokrasi, halkın güvenliği veya ülkenin bağımsızlığı için darbenin şart olduğu savunulmuş ve bu anlamdaki milliyetçilik halka, insan haklarına, hukuk ve demokrasiye karşı yapılan bütün yasakçı ve dayatmacı kötülüklerde bir sığınak olarak kullanılmıştır.

Kısacası, Atatürk Milliyetçiliğini savunanların çoğusu militarizmi demokrasinin üzerinde görmüş ve darbeleri demokrasinin devamı için gerekli görmüş ve darbeler sürecince yapılan demokrasi, hukuk ve insan hakları karşıtı şeyleri de bir şekilde savunmuş ya da darbe ile beraber olan  bütün bu yanlışları bir sorun olarak görmemişlerdir. 

Militaristler Türkiye'ye Ne Bedeller Ödetmiştir.?

Atatürk'ün de bir asker olmasından dolayı Atatürk milliyetçiliği özellikle demokrasiye inanmayan halkı ve ülkeyi katı yasakçı bir devletçilik ile yönetmek isteyen militaristlerin bir oyuncağı olmuş ve milliyetçilik ülkemizde demokrasi ve özgürlükleri kısıtlayan anlamda, halka karşı kullanılmıştır.

Türkiye'nin gelişmesi için demokrasiye ve özgürlüklere yani halkın doğal inisiyatifleri ve özgür sağduyusuna ve tercihlerine inanmayan ve kendisini halkın da üstünde gören ne kadar siyasi ahlak ve demokratik değer yoksunu elitist(seçkinci) varsa, hepsi bir şekilde Türk Milliyetçiliği arkasına gizledikleri hukuk ve demokrasi karşıtı militarist ve elitist ideolojileri ile halka karşı siyaset yapmışlardır. 

Ülkedeki siyaseti bir şekilde özgürlükleri ve demokrasiyi insan haklarını askıya alıp hukuğu ele geçirip siyaseti arkadan hep yönetmişlerdir ve sürekli derin devlet operasyonları yapmış, demokrasiyi savunan tüm siyasetçileri de, başta Demirel, Ecevit, Erbakan gibi siyasetçileri militarist baskıcı yasakcı ideolojileri ile baskı altına alıp sindirmeyi başarmışlardır.

Kısaca, militarizm azınlık bir grup elitist subay ve sivil/bürokrat oligarşinin önderliğinde ülkemizde demokrasinin bir parçası haline getirilmiş, militarist devletçi uygulamalar siyasetçilerin ve halkın üzerinde bir tür faşizm kırbacına dönüşmüş ve bu militarist oligarşiler her seferinde Atatürk'de kullananarak "vatan - millet - sakarya" diyenleri de yanına alarak toplum üzerinde yıllarca baskı ve yasaklarla hüküm sürmüşlerdir.

Böylece militarist bir düzen oluşturduğu hukuksuzluk ortamı derin devleti doğurmuş ve ülkede hukuk yok edilerek demokrasi sakat bırakılmıştır. Çünkü insan haklarını ve özgürlükleri yok sayan devletçi bir içinde demokrasi olamaz. Var olan bu tür bir demokrasi gerçek bir demokrasi değil askeri vesayet altında sahte bir demokrasidir.

Bu militarist oligarşi(askerci elitist sınıf) ülkemizdeki her alanı yasak ve baskılarla dizayn etmiş; sanatı, kültürü, bilimi, eğitimi herşeyi farklı ve özgür fikir olmayacka şekilde yasaklar ve baskılar altında ezmenin yolunu hep bulmuş ve her 10 yılda bir darbe yaparak yasakçı faşist yasalarla maksimumum şekilde ülkeyi değişemez ve gelişemez şekilde sakat bırakmışlardır. 

Ülkedeki tüm aydınlar, sanatçıları, eğitimcileri ve bilim adamlarını ve özellikle namuslu siyasetçileride siyasetten uzaklaştırıp ortalığı hukuksuzluğa ve yolsuzluğa inananlara bırakmışlardır.

Bu süreçte ise, varlığını devam ettirmek için bu askeri vesayete boyun eğip kendi sermayesini ve sınıfını oluşturmak isteyen, kendine milliyetçi diyen ama siyaset kültürü demokrasi olmayan tamamen hukuksuzluğa ve kabadayılığa ve hatta mafyalığı siyasei destur olarak gören derin siyasi yapılar oluşmuştur ki bu yapılar ilk kes Susurluk olayı ile ortaya saçılmış ve ülkenin milliyetçi ve militarist hukuksuklara nasıl teslim olduğu görülmüştür.

Kısaca, ülkemizde militarizm ve derin devletçilik toplumu baskı altında tutmanın yolunu arayanların ve kendi ideolojilerini hakim kılmak isteyenlerin söylemedikleri gizli ideolojileri ve demokrasi karşıtı silahları olmuştur. Bunu yaparken de bahaneleri de hep aynı olmuştur; "sağ sol kavgası"nı durdurmak.

İlk darbenin yapıldığı 1960'tan bu yana militaristler/derin devletçiler o kadar egemen olmuştur ki bu oligarşi yargıda bürokraside medyada her yerde ülkeyi yöneten gerçek güç sahibi olmuşlar; DGM ve MGK'lar ile siyaseti yönetmiş, ülkede "iç mihrak" diye aşşağılık ve demokrasi dışı bir kavram üretmişlerdir ve kendi halkını ülke içinde ülkeye tehdit görmüşlerdir..

Bunlar her zaman sayılarına göre çok daha büyük bir gücü temsil ederek ülkemizde her 10 yılda siyasette yargıda üniversitelerde medyada bürokraside birleşerek bir şekilde kendi ideolojilerini baskın hale getirip ülkede siyaseti belirlemiş hatta başörtüsünü bile yasaklayacak kadar ileri gitmiş ve topluma ve siyasete sürekli darbeler yapmışlardır.

Zaten Türkiye'nin temel sorunu da buydu taki 2016'ya kadar.

Ülkemizde hep bir şekilde demokrasi ile başa gelemeyenler buna CHP'de dahil, hep bir şekilde darbe kovaladı ve darbe yapacaklardan medet umdu.

Sonuç olarak, Ümit Özdağ'dan ırkçılığın değil militarizmden uzak olduğunu sözünü almak gerek. Çünkü ırkçılar ülkemizde askerden güç almadıkça ve askerin gözetiminde devleti kullanmadıkça bir şey değildirler.


Youtube Kanalımızdan Videolarımızı İzleyebilirsiniz